Bambaşka

Yazar:

on Ara 21, 2014 @ 0:33

Doktor Crot sıradan bir işgününde, sıradan bir öğle arasında, sıradan bir şekilde yemeğini yiyordu.  Bütün filmlerdeki klasik doktor görünümündeydi. Alanı psikolojiydi. Çok iyi bir doktor da sayılmazdı.  Bir anda içeri eski hastası Bay Levas girdi.  İzin almadan sandalyeye oturdu. Hatta söze, daha oturmadan başladı;
– “ Doktor yardım etmelisiniz bana!” diye söze girişti.

Doktor şaşırmıştı. Bir küçük anda aklından birçok şey geçti. Bu hastasının taburcu olmasının üzerinden aylar geçmişti. Ağır bir şizofreni hastası olarak yatırıldığı bu klinikte uzunca müddet tedavi görmüştü ve en sonunda sağlığına kavuşmuştu. Yoksa kavuşmamış mıydı?  Hemen söze girişti, sesinde korku vardı;
– “ Bay Levas sanrılar geri mi döndü? O kadını yine mi görüyorsunuz?” diye sordu.

Bay Levas;
– “Hayır ama görmek istiyorum doktor, yeniden onu görmeliyim yardım edin, İyileştim ve eve gittim. Orada sıradan masamda sıradan kahvemi yudumladım. Sıradan kitaplarımı okudum, sıradan radyo yayınlarını dinledim. Bir müddet böyle devam etti ama o olmadan hayatım devam etsin istemiyorum.  Onsuz olmuyor…” dedi ve yere baka kaldı.

Doktor;
– “ O kadını siz uydurdunuz, farkındasınız değil mi?” dedi.

Bay Levas;
– “Anlamıyorsunuz doktor, ben ona aşık oldum, güneşin aya tutulduğu gibi tutuldum ona! Ne yaparsanız yapın ama geri getirin onu.”

Doktor şaşırmıştı. Böylesine garip bir teklif ilk kez duyuyordu. Sağlıklı bir insan hasta olmak istiyordu.  Şaşkınlıkla devam etti;
– “Bay Levas korkarım yapabileceğimiz bir şey yok. Aklınızda yarattığınız birine de aşık olamazsınız, bu aşk olamaz.”  dedi.

Levas şaşkın ama sinirli bir bakışla;
– “ Doktor zaten aşk bu değil midir? Kafamızdaki kadınlara, erkeklere aşık oluruz. Sadece, kafamızdakini oluştururken ilham aldığınız kişi gerçek diye benden daha iyi bir aşık olduğunuzu mu sanıyorsunuz? Hem ne var biliyor musunuz?  Eşiniz kaç yıldır yanınızda? On mu? Yirmi mi? Ben otuz yıldır bu kadını görüyordum.   Altı yaşımdan beri yani! Ve hiç sıkılmadan oturdum yanında. Siz eşinizden sıkılmadınız mı? Aldatmadınız mı?  Ben otuz yıldır onla aynı evdeydim, aynı kafelere gittik, hep yan yanaydık!”

Doktor söze girişti;
– “ Efendi Levas korkarım ki isteğinizi yerine getiremeyeceğim.  O, güzel bir hayalmiş, ama maalesef ki bitti.”

Levas devam etti;
– “ Güzel mi?   Dünyaya güzellik yayılmaya başlasa, kaynağı olabilirdi. Nasıl Cenab-ı Hak, Nuşirevan-ı Adil’in adaletinden dolayı toprakta çürümesine göz yummamışsa, toprak altında naaşını muhafaza etmişse ve Halife Hafız Ömer korkudan buz kesilmişse, o da öyle güzeldi ki;  Yaratan onu toprak altında çürümeye terk etmezdi. Kalbindeki ateşi Zerdüştler koruyor olmalıydı.  Söylenti de bu ya aruz vezni, adımlarının ritimlerinden süregelmiş.

İki ayrı kuşatmada iki yüz bin asker ile fethedemediler Viyana’yı,  o tek başına kalpleri sadece gülerek bile fethedebilirdi. Onu anlatmaya çalışmak dâhi ona şirk koşmaktı.  Hece ölçüsüyle güler, aruz vezni ile yürürdü. Aliterasyonla konuşur, asonansla mırıldanırdı.  Çocuklara uyusun diye anlatılabilecek bütün masallardan bile daha huzur vericiydi.  Yazın serin akşamları,  kışın güneşli günleri gibiydi.  Sağanak yağışlı bir günde, ormandaki bir plaj şemsiyesi altında battaniyeye sarılır gibi sevgiliye sarılmış bir şekilde içilen şarap kadar huzur veriyordu.

Onun aşkı dağ patikaları kadar mitlerle doluydu. Ve bana, hiçbir yerin ortasındaki bir köyün sızan son akarsuyu misali hayatı ifade ediyordu. Bayan Crot sizin eşiniz, o ise benim eşsizimdi.” dedi ve gözlerinden yaşlar aktı.

Bay Levas’ın ağlamasını fırsat bilen doktor, çağrı cihazı vasıtası ile meslektaşlarından yardım istedi… Levas içeri girenlere direnmedi bile. Sakinleştirici yapıldı ve orada öylece uykuya daldı.

Sabah doktor, Bay Levas’ın kaldığı odaya gitti. Levas, yatağındaki iki vidayı sökmüş onları aynı anda prizin iki deliğine sokarak intihar etmiş idi.  Duvara silik bir şekilde kalemle işlenen yazı, nedeni açıklıyordu;

“Siz, bedenlere sahip ama aşka sahip olamamış sizler, benim aşka sahip ama bedene sahip olamayan sevgilimi bana çok görmüş sizler, söyleyin; yerde yatan cesedim kadar çaresiz ve umutsuz değil misiniz? Umut ve aşk ekilmiş tarlalarda mahsul toplayamazsınız,  sizlerin buğdaya ihtiyacı var.  Elveda…“

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Düş Bozgunu

Yazar:

on Ara 15, 2014 @ 3:33

httpwww.camberwellstudios.co.ukproduction-guides76-film-noir-lighting.html

Where There Is No Love There Is No Justice by Esmerine on Grooveshark
Uyandı. Kahvaltı yapmaya vakti hiç olmazdı. Sebebini bilmiyordu. Her gün aynı telaş ve kafa karışıklığıyla evden yaka paça çıkarırdı kendini. Bazı günler aynı sabahta evden bir kaç kez çıktığı da olurdu. Havanın nasıl olduğunun veya bunu düşünmesinin önemi yoktu. O gün ne giyeceği 1 hafta önceden gönderilen bültende renk, tür ve beden olarak belirtiliyordu. Aksi şekilde davranması söz konusu olamazdı. Önce ulusal bankanın mutlu aile reklamlarının yer aldığı metal bozuk para kumbarasına benzer araca, sonra da gülümseyen ineklerin göz kırptığı reklamların yer aldığı plastik bir süt kutusuna binerek tünelden merkeze ulaşırdı. Sistem buradan yönetiliyordu. Farklı şeyleri, aynı yerde bulabileceğiniz bir yerdi orası. “Neden her şey bir arada, bu kadar ulaşılabilir olmak zorunda?” Bir anlık bunu düşünmüş olsa da, bu tip şeyleri düşünmenin büyük cezalarla ödendiğini hatırladı ve unuttu. Bu işleyişin devamlılığı bireylerin tamamen mantıksal ve hissizce bir yaşam benimsemelerinden kaynaklanıyordu ne de olsa. Bunu yapmasalar şu an ölmüş olabilirlerdi belki de. Gazeteci, dilenci, müzisyen, tezgahtar, denetçi, insan, asfalt, çöp, herkese, her şeye katı bir rol biçilmişti. Milyonlarca insanın aktığı kaldırımlarda herkes nereye gideceğini biliyordu. Kendini kaybetmiş topluluk, kendine bir daha gelememek için elinden geleni yapıyordu. İhtiyaçlar rakamlarla gideriliyordu, nicel olan her şey her dakika değişiyor ve artıyor, bu rakamlar yine sistem tarafından belirleniyor ve kaos yaratmaması için optimize ediliyordu. Belirsizliğe mahâl yoktu. Kimin yaşayacağına ve kimin öleceğine yalnızca onlar karar verirlerdi. Toplumun refahı ve huzuru için bunun gerektiğine çoktan inandırılmış ve bundan rahatsız olmayacak kadar ruhsuz hale gelmiş et parçaları geziyordu sokakta adeta. Burunlar koku almıyordu, arzular körelmişti, suratlardaki tebessümün son mülk sahipleri de uyuşturucu batağının içindeki kendini kaybetmişlerden ya da bir köşeyi mesken belleyip sokakta yatıp kalkmayı kabul etmişlerden ibaretti.

Işık sadece açığa çıkaran olmadı karanlığı, sakladı kusurları, gözlerdi kandırdığı,

Beyinler tarafından kabul edilmişti çoktan onun hükümdarlığı,

Kullanıldı. Kullandırdı. Değiştirildi. Anlamsızlaştırıldı. İlizyonlaştırıldı.

Bilinenin bilindiği gibi olup olmadığı hiç sorgulanmadı, iyiler hiç yargılanmadı,

Gerçek kötülüğün küveziydi saf, temiz, onurlu görünen ne varsa;  en temelinde saklanmıştı karanlık ve zulüm,

Deşilmedi, eşilmedi, eşelenmedi.

Aynen o karakter ve o sahne. Gülümseyenleri düşündü. Daha doğrusu düşünemedi bile. Hissizliğin dorukları, ama o adam öyleydi, hep öyle. O adam o. Sonradan o hale gelmemiş. “Bizler ki heyecanlarımız var. Açık kapılarımız var.” diye avutmaya çalıştı kendini, içinde kalan son insani bencilliğine sığınıp ve bunun tutsak yaşamları için bir ermişlik hali değil, aslında bir ölmüşlük hali olduğunu anladı. Hemen, panik halinde yan tarafından geçen kadını kolundan tutup sordu.

– “Ölmek istediğimiz anlar olmuyor mu?”Bunu aslında kendisi anlayamadığı ve ne hissettiğini bile bilmediği için fevri olarak yapmıştı.

Kadın:

– “Oluyor. Çünkü yeterince hayat dolu insanlar değiliz, ama hiç bir zaman o kadarı da olmak istemezdik.”

Adam:

 – “Yaşamak, yaşadığını hissebildiğin sürece güzel olmalı değil mi? Diğer zamanlar hep kabulleniş. Güzel. Güzel nedir? Hatırlıyor musunuz peki? Evet, kabul etmek de güzel, güzeli de seçerler. Fakat sizce biz biraz abartmadık mı?”
Kadın adama gülümserken her vatandaşın çantasında taşıdığı şehir güvenlik birimine doğrudan yardım mesajı ileten butona basmış ve görevliler çoktan yola çıkmışlardı.
Aniden bedenini çarpan acı onu sevindirdi. Daha önce de yapmıştı. Hücresinde bunları düşünmek için bol bol vakti olacaktı. Gözlerini açtığında gülümsedi. Demek ki yaşıyordu.

Konu: Ne fark eder ki? | 3 Comments »

Beklenmedik Toplantı

Yazar:

on Kas 26, 2014 @ 18:44

Yorucu bir iş gününün ardından eve geldi. Seslendirme sanatçılığı büyük zanaatti belki ama daha yorucu olanı, eve varınca eşinin yitmiş olduğu gerçeğini bir kere daha kabullenmekti. O vefat edeli üç ya da dört yıl olmuştu.  Bir baba olarak kızına tek başına bakmanın verdiği sorumluluğun dışında her kızına baktığında eşini görmesinin acısı vardı.  Kızının odasına girdi ve biricik kızı Fu’nun ağladığını gördü. Hemen sordu;
– “Kızım, neden üzgünsün bakalım?”

Fu hıçkırarak cevap verdi;
– “Onu sevmediğimi söyledi. Görmeyen biri sevemezmiş. Ayrıca benim tahminime göre görmeyen birine refakat de etmek istemedi.” Diyerek ağlamaya devam etti.

Baba;
– “ Sadece görebildiğini sevenler seni neden hüzünlendiriyor ki, sen bambaşka bir yeteneğe sahipsin” dedi.

Fu tatlı bir ses tonu ile;
– “ Yarın kahvaltıda görüşürüz baba, olur mu?” dedi.

Baba;
– “ Peki, kızım. “ dedi. Yatağın sallanmasından babasının kalktığını fark etti Fu. Bir iki adım sonra kapı açılma sesini işitti ve kapı kapandı.

Biraz daha ağladı Fu.  Bembeyaz tenindeki çillerin kapladığı yanaklar kızarana kadar ağladı. Ne kadar güzel olduğunu göremeyecek olması büyük kayıptı. Asla göremeyecekti bu güzelliği.  Kendi güzelliğinden asla görerek zevk alamayacaktı.  Fu, yatağın üzerinde doğruldu ve tek eli ile yorganı kaldırdı, elinin yardımıyla yastığı bulup düzeltti ve yatağa girdi. Gözlerinin görmemesine rağmen neden uykuyu beklerken gözlerini kapattığını hep merak ederdi.  Hiç görmediği geceyi çok severdi. Çünkü ona anlatılana göre gece insanlar göremezdi. Saçını yorganın altından çıkarttı tam yatacaktı ki kitaplığından bir tıkırtı geldi.   Sonra o tıkırtıyı bir başka tıkırtı izledi, derken kız;
-“ Biri mi var orada  ?” diye sordu ürkerek ve ekledi; “ Baba?”

Karşıdan hiç ummamasına rağmen cevap geldi ve kız iyice ürktü;
– “Evet ve hayır. Yani evet biri var, hayır baban değilim.  Birazdan gideceğim, toplantı burada olacaktı, diğerleri her zamanki gibi gecikti sanırım” dedi.

Fu;
-“Ne toplantısı? Siz de kimsiniz? “dedi.

Karşıdan gelen tok ses;
– “ Masal Karakterleri Toplantısı, ben Leva. Ürkmeyin lütfen.” dedi.

Fu;
– “Leva da kim?” dedi ve yatakta bacaklarını kendine çekip yorganı başına çekti.

Leva kızgın ve şaşkın bir sesle ;
– Leva mı kim? Burada bütün serilerim var işte, okuma zahmetinde bulunamadın mı? Yoksa okudun da beklediğin gibi mi çıkmadım? Dedi.

Fu, bir yabancının odasında bulunmasına değil de onu tanıyamamasına üzüldüğü için telaşlanarak;
– “Hayır, ben sadece Braille alfabesini okuyabiliyorum. “dedi.

Leva kızarak;
-“ Benim kitaplarım Braille alfabesi ile de çıkarılmadı mı? Bunu yazarım ve yayımcımla konuşmam gerekiyor.” dedi ve ekledi; “ Sahi ilk kez ağlayan bir kız görüyorum.  Kirbitçi Kız’ı saymazsak,  o hep dırdır eder. Sen de öyle misin yoksa geçerli bir sebebin var mı?”

Fu, anlatıp anlatmama arasında kararsız kaldı ve ne olacak ki diye düşünüp anlatmaya başladı;
-“ Şey… Soza ‘ya, ondan hoşlandığımı söyledim ama bana inanmadı. Görmeyen biri aşık olamazmış. Asla yürümezmiş. Ve bana güvenemezmiş dış görünüşüm ya bir gün bozulursa ne yapacakmış? Ben makyaj yapamazmışım…” derken sözünü kesti Leva;

–  “ Hevel de  Kain’e güveniyordu. Bak ne kadar ilerledi güvenleri. Kimse kimseye güvenemez ve bence hemen hemen Üç Elma Kızı’ndan daha güzelsin.”

Fu;
-“ Üç Elma Kızı mı? O da kim?

Leva;
– “ Onları da mı bilmiyorsun? Onlar masal âleminin en güzel üç kızı.  Bak anlatayım bir gün bir prens…” derken başka bir ses duyuldu;

– “ Ah bizim çok konuşan Leva, cücelerin en dırdırcısı. Odada eksik olan boyunun bıraktığı boşluğu sesinle doldurursun hep.” Dedi ve güldü.

Leva;
– “A, eski dostum Wenac,  Anka kuşlarının seni öldürdüğünü sanıyorduk.” Dedi.

Wenac;
– Beni bilirsin bir ölür bir dirilirim. “ dedi Gözü Fu’ya takıldı ve devam etti; “ Diğer iki elma kızı nerede? Dedi.

Leva tam da onun Fu olduğunu anlatacaktı ki Üç Elma Kızı geldi. Ve;

– “Buradayız gecikmedik umarız “ dediler.

Weniac pot kırdığını fark etti ve su ikram etti Üç Elma Kızı’na. Bu sırada, başka bir kitabın başka bir karakteri daha içeri girdi;
– Gecikmedim umarım” dedi ve ekledi,  “Kalksana kızın yatağından, onun odasındayız ve bu kadar güzelsin diye şımarma, diğer iki elma kızını ayakta da bekleyebilirsin” diye bağırdı. Sonra elma kızlarını görünce  başını öne eğerek Leva’nın yanına gitti.

Leva;
–  “Tanıştırayım bu ev sahibemiz, kör Fu. Öhöm, yani Fu”
Şövalyelerden birkaçı daha içeri girdi ve birkaç kişi daha Fu’yu Üç Elma Kızı’ndan biri sandı.  Üç Elma Kızı bile uyuz olmaya başladı duruma.

Ve herkes oturacak bir yer bulunca Sir Lancelot;

– “ Arkadaşlar toplantıya her zamanki gibi büyücü geç kaldı.  Bu sırada Fu’nun sorunlarını çözelim” dedi…

Bu önerisini, Fu’yu kıskanan Üç Elma Kızı reddetti;
-“Biz buraya kaderimizi tayin etmeye geldik, bir kızı mutlu etmeye değil” dedi.

Nors mitlerinden fırlamış olanlar bu fikre hemen ısındı lakin adını kimsenin okuyamadığı Fransız karakterlerden biri;
– “ Saçmalamayın, bizim var oluş amacımız üzgünleri mutlu etmek, insanların umutlarını tazelemek.  Onları aşka inandırmak.  Bizler gerçeği reddedenleriz. Bu kızı gerçekler üzdü ise bizim işimiz onu mutlu etmektir .“ dedi.

Ve Tom Waits sesli tahminen odadaki en uzun sakallı olan Kısakuyruk;
–  “Anlat bakalım fındık, nedir sorun?”

Fu şaşkındı başlarda ama hemen alıştı oradakilere,
– “Beni sevmiyor işte ve ben  “görme kabiliyetim mi o mu?” deseler buna rağmen onu seçebilecek kadar seviyorum.” Dedi.

Kısakuyruk;
– “ Onu sevmek için ona ihtiyaç duyuyorsan, bu aşk değildir ki?  Bazı anlar vardır imkânsız şeyler olur. Mesela Üç Elma Kızı’ndan daha güzel bir şey görmemiştik daha önce biz.  Şu küçük İrlanda Cini güneşe gidip geldi ama sana bakamıyor. Güneşe bakabilmişti. Sakallı olan tek Kızılderili’yim.  En değer verdiğimiz şeydir toprak. Hepimiz ona aitizdir. Sen toprak gibi güzelsin diyeceğim ama insanlar toprak uğruna ölüyor.  Bu da toprağı kirletiyor. Düşün sen öylesine güzelsin ki toprağın o yükü olmasa belki cemaline bir az da olsa benzetilebilir. “dedi.

Moran devam etti;
-“Bizden biri olmadığına emin misin? Gerçek dünya için fazla güzelsin.” Dedi.

Gülüştüler. Fu’nun gözyaşlarından eser kalmadı. Teşekkür etti herkese ve tam o sırada bambaşka bir ses duyuldu;
– “ Umarım gecikmedim” diyerek büyücü geldi.

Leva ;
-“ Tabi ki geciktin, senin yüzünden kaç kişi şu kızı uykusundan ettik.” Dedi.

Büyücü;
– “ Bir büyücü asla gecikmez, sevgili Leva, bir büyücü erken de gelmez…” derken Kısakuyruk;

– “ Hayır , sen Gandalf değilsin ve başımızı telif hakları davası ile meşgul etme. Hadi gidelim toplantıya .”dedi.

Herkes, Fu’yu tanıdığına mutlu olduğundan ve ne kadar güzel olduğundan bahsetti Fu’ya ve sonra bir anda sessizlik oldu.  Bu sessizlikte Fu uyuya kaldı.

Birkaç saat daha babası kitaplığın önünde oturup Fu’yu izledi ve kendi gözyaşlarını sildi.  Maalesef ki hayat bir masal değildi. Gandhi bile elinden gelen her şeyi yaptığı halde Müslümanlar ve Hindular arasındaki çatışmada  hakaret yemişti.  Yaptıkları asla halkına yetmedi. Peki, Fu’nun sevmesi, ölesiye sevmesi nasıl Soza’ya yetecekti ki? İnsanlar ellerindeki şeylerin hatta çoğu zaman ellere sahip olmanın bile değerini bilmezdi.  Gökten üç elma düştü, anlatanın başına  dinleyenin başına ve tek başına Üç Elma Kızı’ndan da güzel olan Fu’nun başına…

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Yek

Yazar:

on Kas 22, 2014 @ 12:16

   Sıradan bir gündü. O halde hastaneler neden açıktı? Her sıradan günde hastaneye gidilir miydi? Her sıradan günde ceset torbasının fermuarı suratları kapatacak şekilde çekilir miydi? Morg soğuğunda beklenir miydi her gün? Ya da şu köşedeki floresan hep yanıp söner miydi? Sıradanlık göreceliydi ve göreceliğimiz bizi flamalara ayırdı, sınırlar çizdirdi o sınırlar için birbirimizi öldürttü.  Sonra, aynı sınır içinde geriye kalanlar sosyal sınırları çizdi ve işte orada, daha küçültemeyiz dünyamızı derken,  kendimizi bedenimiz kadar dar bir alana hapsettik.

“Evet, artık toprak gibi yeni sınırlar çizemezler bizde, yekpareyiz artık” diyorduk… Hani bilekliğimizi bağlarken sevgililerimizden yardım aldık ya, bir uzuvumuz oldu onlar. Yekpare bedenin bir parçası… Nasıl kopabildik onlardan? Nasıl kopabildiler onlar bizden? Bağladıkları bileklik bile, daha kopmamışken hem de? Sıradan bir günde hastaneye mi gitmiştik yine? Sanırım sıradan olduğu için unuttuk?  Onları bizden ayıran sınırı kim çizdi?

    Tecrit etmeye mi zorlandık, yoksa kendi arzumuzla bir kaçış mıydı bu? Ve aslında günler sıradan değildi. Azımız, bazı günleri farklı yaşıyordu.  Her gün farklı bir gündü, yeknesak kılan gözlemci olan bizlerdik.  Farklı bir yaşam köy hayatı gibiydi, herkes ister ama kimse kalmazdı.  Birçok şeyde kullanılan Pi sayısı bile “3” kabul edilebilirken, Pi sayısı bile olduğu gibi kabul göremezken, neden insanlar sizi olduğunuz gibi kabul etsin ki?

Denizde iken, karaya evrildik diye artık denizde boğuluyoruz belki ama karada nasıl bir sosyal evrim geçirdik ki kendi bedenlerimizde boğulur olduk?

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

İmkansız

Yazar:

on Kas 18, 2014 @ 1:07

Ve işte yine bir sabah, her sabah gibi… Görebilene, muazzam bir ilham kaynağı, tıpkı her şey gibi… Ben sabahları pek sevmezdim. Her sabah, kahvelerini içerken camdan ufka bakıp, yeni güne umutla başlama küstahlığını gösterenler gördüm.  Sonra bir sabah gördüm ki bütün gecelerden daha güzel.  Ben bir sabah gördüm ki, o sabahta insanlar yeniden aşık olarak uyandılar. Öyle bir sabah ki; o sabahta insanlar tanrılarını, dinlerini değiştirdiler.  Ve bir sabah ki; bütün gecelere biteceklerini kabul ettirdiler. Güneş yeniden doğsun diye beklediğimiz gecenin ardındaki sabah. İşte o sabah ki; kara kış bitti. Çatıya çıkıp kar temizlemek zorunda değiliz o sabah.  İşte öyle güzel sabahlar gördüm.  Adını söyleyemediğimiz Küba sahillerinde doğan güneşin getirdiği sabah gibi güzel.

O sabah ki; bir İtalyan Devrim Marşı yazılmış ya da Soğuk Savaş bitmiş ya da son Nazi kampı boşaltılmış, öylesine umut vadedici… Ah, evet, umut…Umut, imkansızlığa giden yolda yapılan ilk hata, otopsi sonrası organları rastgele yerleştirilmiş, kimsesizler mezarlığına giden bir arabada huzur bulamamış bir maktul. Benliğine acınası şeyleri yapmayı makul gösteren olgu… Tecavüze uğradı diye öldürülen bir kadın…  İmkânsızı arzulama dürtümüzün tetikleyicisi…

“Neden ayağa kalkmaya devam ediyorsunuz, Bay Anderson?” sorusuna tek mantıklı cevabımız.  Sahi neden ayağa kalkıyoruz? Sabahlar, geceler için mi?  Ayağa kalkıyoruz çünkü; o sabahlardan daha güzel geceler de olabilir ve o gecelerden daha güzel kokular ve o kokulardan daha güzel kitaplar ve o kitaplardan daha güzel çiçekler ve inanması zor olacak ama, düzelteyim çok zor olacak ama,  o çiçekler büyürken, büyümeyi bırakıp yanlarından geçen kadına dönüp, bakıp iç geçirecekleri kadar güzel bir kadın da olabilir…

İmkânsız mı? O halde, “edebiyatın edeplerinden biri yalan söylemek.” diyorsun?   Ya da bana yalancı diyorsun? Abartı belki? “İki” rakamının sonsuza kadar “iki” olarak kalışı mı gerçek mi? Bilim, hayatı kolaylaştırmak ve gerçek olanı kanıtlamak için uğraşır. Sanat ise bunun ötesindedir. Dünyayı beğenmeyip onu değiştirmektir. Hem de sadece bir yazar olarak. İnsanları sokağa dökmeden, arkana destek almadan,  tek başına okuyucu için gerçekliği gereksiz kılmak.  Edebiyatçının işi imkânsızı betimlemektir. Bazen O’nun güzelliğini bazen ise onun güzelliğini…

Katatoni, aşk ve edebiyat benzer şeylerdir. Kendi zihninde büyüyen şeylerin gerçek dünyayı yok etmesini izlemektir bir yerde.  Özdemir Asaf bile hikâyeye göre “Her neyse” deyip kalkıyor kadının masasından. Çünkü aşığın gözünden göremez ki sevgili kendini. Bu imkânsızdır… Ve işte bu da tam olarak edebiyatın konusudur bu yüzden.

Ve işte yarın öyle bir sabah ki, ben hala imkânsızı betimlemeye çabalayacağım ve sen ise aynada göreceksin.  Ve Tanrı’nın espri anlayışı da bu ya, benim gözlerimle görmeden aynada neye baktığını asla bilemeyeceksin. Ve sen öyle bir yarınsın ki, uğruna sabaha çıkmaya değer ve sabahlar öylesine bahane ki seni anlatmaya yetmez lisanlardaki kelimeler…

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Bazı Şeyler

Yazar:

on Kas 4, 2014 @ 20:40

Aşkların ilan edilmesinin çok zor olduğu bir dünyada, masada, cebindeki para miktarına vurulduğunda tahmini olarak o bardaki son birasını içen adam “Seni seviyorum”dan daha yaratıcı bir şey arıyordu ama tahminen yoktu.  Kendi kendine konuşmaya başladı;

-“Tanrı’nın bütün sıfatlarını sayabilirdim sana bakarak lakin gözlerim sana bakmaya layık değil.  Dudaklarından sonra anne yemekleri bile tatsız.  Cemalinden gözüm kamaşıyor, güneşi göremiyorum. Şu an üzerimdeki tavana monte edilmiş pervane bile içimdeki yangını söndüremiyor. Bilinen bütün güzel fiilere fail olma sebebim olur musun? Ya da dur; Mezar taşım gibi olmanı istiyorum aslında, o kadar uzun başucumda kal. Toprak gibi sar beni ya da. Olur mu? Hayır, hayır bu da olmadı; Sana nasıl aşık olabilirim ki, sen bizihati aşkın kendisiyken?  Yok, hayır aşk kısadır. Sen sahneden çıkınca koca tiyatroda gittiğin yöne dalıp kalıyorum işte. Oyun, en büyük ustaların olsa bile…  Sensiz, bir geceyi sabaha çıkaramam ben. Aslında neden böyle bocalıyorum biliyor musun? Okuduğum hiçbir eser, hiçbir yazar, beni sana hazırlayamadı.  Edmond Dantes bile Haydee ile giderken Mercedes’i unutmuştu.  Calvino’nun hiçbir yazısında senin kadar güzel bir karakter yoktu, hatta hiçbir yazısı bile senin kadar güzel değildi. Dostoyevski, Dante, Tolstoy, Chekhov ve Mevlana bir masaya oturup sana bakarak betimleme yapsalar, yine hakaret etmiş olurlar sana.  Aramızda olabilecek en güzel şeyden bile daha güzelken sen, ne önerebilirim ki sana? Nasıl “benim ol” diyebilirim? “ dedi.

Sonra, durdu ve düşündü.  Aşık olanların öldüğü dünyada aşk ne kadar bakiydi ki? Arkasına yaslandı. Kahverengi tonlardaki eşyalar ile dekore edilmiş bu barda kendi kendine ne kadar yarasına merhem olabilirdi? Uçsuz bucaksız kelimeler denizinde yine batıyordu. Hz. Muhammed arşa devesi yardımı ile çıkmıştı ama kadın o kadar güzeldi ki, Hakk’a yürüyerek bile gidebilirdi.

Tüm bu düşüncelerin arasında garson biten bira şişesini aldı. Sarı elbisesinin üzerine beyaz önlük takmış kadın;
– “Başka bir arzunuz var mı?” diye sordu.

Adam takatsizce “Hayır.” dedi.  Kalktı ve masaya bıraktı parasını. Eve yürüyerek gidecekti, bu şekilde alkol etkisini kaybedecekti. Peki aşk? Bazı savaşları kaybetmekten korktuğumuzdan, yeltenmeyiz, cenk tutmayız  bile.  Ya o savaşlar, uğruna kaybetmeye değecek kadar güzel ise? Veya o savaşta kaybetmek bile diğer bütün savaşları kazanmaktan dâhi güzel ise?

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Mantık

Yazar:

on Eki 28, 2014 @ 1:13

Bentro, elleri kelepçeli bir şekilde karakolun alt katındaki nezarete götürüldü.  Bir beyaz yakalı köleydi. Vergi cezası yüzünden gözaltına alınmıştı. Gergindi lakin şirketin avukatına güveniyordu.  Nezarethaneye girdi, memur onun kelepçelerini çözdü. İçerde uzanan, tahmini akranı olan bir kişi daha vardı.

Memur, Bentro ile alay edercesine;
– “ Evin kadar konforlu değildir ama en azından bağışıklığın güçlenir burada .“ dedi pis pis sırıtarak.

Akran;
-“ Adama rahat ver, belli ki ilk kez düşüyor buraya uğraşmasana .” dedi istifini bozmadan…

Memur;
– “ Uğraşırsam ne olur dümbük?” dedi.

Akran doğruldu, kalktı ışıkta yüzü belirgin olunca çapraz şekilde yüzünü ikiye yaran dikiş izi de belli oldu. Saçları uzun, dalgalıydı üzerinde bol kıyafetler vardı. Memura yaklaştı ve sert bir bakış lakin çok yavaş kelimelerle;
– “ Sen omzunda ülke bayrağı olan bir apolet taşıyorsun, sana amirin “ Ye!” demeden yiyemez, ”İşe!” demeden işeyemez, “Döv!” demeden dövemez “Vur!” demeden vuramazsın… Bu senin için zayıflık. Öngörülebilir kılıyor seni. Bir diğer taraftan ben ise, tahmin edilemezim. Senin ne yapabileceğini çok iyi biliyoruz, ama beni tahmin dahi edemeyiz.” Dedi.

Memur sinirli ve korkak bir gülümsemeyle nezaretin kapısını kapadı. Ve;
-“Çürüyün” diyerek gitti. Ayak sesleri gittikçe uzaklaştı ve en son bir kapı daha kapandı. Başka ses kalmadı.

Bentro;
-“ Teşekkür ederim… Bendeniz Bentro Casarini” derken sözü kesildi.

Akran;
– “ İsimlerimiz önemli olsaydı, onları biz koyardık. Ayrıca rica ederim.” Dedi.

Bentro;
– “ Dört trilyonda bir ihtimalle doğduk biz.  Adımızın şans eseri konması mı rahatsız ediyor seni? Bazı şeyler tercihlerimiz dışında gelişir.” dedi gülerek.

Akran;
– “ Bazı şeyler mi? Aslında her şey tercihlerimiz dışında gelişir. Kendinizi değerli kılmaya çabalamayın. Ha ama çok dert ettiyseniz adım;  Hobol ve bendeniz tabi ki de masumum.”

Saatler ilerledikçe içki masasından farksız bir ruh haline büründüler. Yavaşça uyukluyorlardı. Bentro;
– “ Ne işle meşgulsün?” dedi

Hobol;
-“ Var olmakla… Yani mevcudiyetimiz için öylesine gözümüzü karartıyoruz ki aslında hayatımızın sadece beslenerek yeteri kadar devam edebileceğini göz ardı ediyoruz. Ruh halimizi bozan işlerde çalışıyoruz ki SUV araçlar ile yoga yapacak uygun mesire yerleri arayabilelim. Sorunu çözüm şeklimiz zaten sorunun ta kendisi. Yedi Denizler’i gezsek de kendimizi bulamıyoruz.  Çünkü benliğimiz modern dünyaya ait değil.  Benliklerimiz basittir. Misal; “Mantık nedir?” sorusuna bile binlerce cevap bulabiliriz. Çevreyi algılamamızı sağlayan şey mi? Canlıların işletim sistemimi? Belki de Aristoteles’in ortaya attığı üç mantık ilkesi ile açıklanabilir? Sadece ilkini severim o üç ilkenin; “Bir şey, kendisinin ta kendisidir.” Aslen mantık, neden sonuç ilişkisi olan şeyler yapmaktır.  Bir adam sebepsiz yere, her zaman bağırırsa mantıksız olduğu düşünülebilir.  Lakin aynı adam sadece korkunca bağırırsa burada bir neden – sonuç ilişkisi çıkar ki bu da çok “mantıklı”dır.  Pekiyi biz bu kadar basit bir şeye neden yıllarca cevap aradık? Çok basit; değersiz olduğumuzu kabul edemedik. “

Bentro;
–  “Çok klişe olacak ama sevdiklerimiz var? Onlar için değerliyiz?”

Hobol;
-“ Rudeki iyi bir şair değil mi?  Yıllarca İran’a edebiyatı getiren adam olarak gördük, sevdik. Benim için Rudeki aslında beş para etmez bir divanî usullere göre hükümdar yalakası. Pekiyi biz neden seviyoruz? Çünkü  öyle öğrendik. Öğrenilmiş çaresizlik işte. Ailelerimizdeki mevzu da bundan ibaret. “

Bentro;
– “  Calvino’nun bütün hikâyelerinden bile güzel olan sevgilimiz? Ya sevgililerimiz? Onlar sonradan mı öğrendi bu çaresizliği? “Dedi yorgun bir halde gülerek…

Hobol;
– “ Biz sevgililerimiz için sadece boş zaman aktivitesiyiz. Bir hobiyiz.  “

Bentro;
– “Pekiyi ya siyaset? Devletlerin savaşması? Her şey beyhude mi?

Hobol;
– “Siyaset sadece entelektüel sınıfın altın günüdür. Hem savaşlar da ayrı bir pazardır zaten. Savaşlar hem reklam hem pazarlardır aslında. Karşı nezarethanede bir kadın olduğunu düşün. Görebiliyorsun. Ama asla elde edemeyeceksin. Elde etsen de yetinemeyeceksin. Çünkü sen tüm bu teknolojiyi sadece porno izlemek için kullanan bir…” derken uyuya kaldı.

Bentro düşündü.  Ve fark etti ki eğer evi, yattığı yataksa, işyeri köşedeki rutubet izi idi. Ve aslında hapishanenin her daim içerisindeydi. Çaresizliğini düşündü. Ve o da sonunda uyuya kaldı. İnsan hep basit bir varlıktı. Hayatını bile sorgularken uyuya kalabiliyordu. Hobol haklı değildi. Çünkü mevzu haklı olup olmaması değildi. İnsan her ne kadar Colombia mekiğinin facia ile biten sorununu çözebilmiş olsa bile hala açlıktan ölebiliyordu. Çünkü insan  basit bir varlıktır.  Çünkü , Aristoteles’e göre “Bir şey, kendisinin ta kendisidir.”

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Perde Sekiz

Yazar:

on Eki 17, 2014 @ 22:13

   Nuşirevan-ı Adil iken, Haccac-ı Zalim idi. O halde dinlerin vicdan üzerinde pek de sözü yoktu.  Aşkın nasıl sözü olacaktı ki? Işıklar sönünce herkes karanlığa gömülürdü. Kanımız bir günde damarlarımızda on iki bin mil ilerlerken, biz yaşamlarımızda bir arpa boyu yol gidemedik. Bir halta yaramadan yine sabaha çıktık işte. Yine çiçeklerin solduğu mevsimde yalnız kaldık. Tanrı’nın sorumsuzluğunun cefasını biz çekiyorduk.  Her gece güneş yeniden ışıldasın diye, o doğana kadar bekledik. Belki sokaklarımız aydınlandı ama hayatlarımız yeni doğmuş günde, akşamdan kalan sokak lambası gibi çaresizce son parıltılarını saçıp belirginliğini yitiriyordu. Lambanın son demleriyiz. Tarih boyunca yıkılan bütün şehirleriz ve kaybedilen bütün savaşlarız, ırzına geçilmiş her köleyiz biz.

Sanat, sadece bir avuntu. Bu köleler hayal edip, o hayaller için biraz daha çalışsın diye var. Dünyayı güzel gösterme çabası ve anlamsız hayata birazcık da olsa gaye koyabilme arzusu… Kimse, kimseye kavuşmadı aslında. Yazar sadece tatlı bir masal anlattı. Nef’i bile şahları övmekten sıkılmıştı. IV. Murad da en sonunda ona hiciv yazmayı yasakladı. Lakin Nef’i adının aksine faydaya bakmadı ve yazdı…  Sahi gerçekler odunlukta kementle boğularak öldürülebilir mi?

Tahir beğenmese de kelb (*) gibi yaşadık.  Kelb gibi geberdik.  İzzetinefsi düzülmüş hayatlara methiye düzmeye de gerek yok, ağıt yakmaya da…

(*)”كلب   “ (kelb) Arapça ve Osmanlıca’da “köpek“
Tahir Efendi ile Nef’i bu kelime üzerinden  birbirlerini taşlamışlardır.

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Savaş

Yazar:

on Eki 5, 2014 @ 23:39

Mantık tarafında siperde bir düzineden az asker kalmıştı. Buna rağmen plan işe yaramış Duygu tarafının başkomutanı ele geçirilmişti. Yere saplanan mitralyöz mermileri tozu dumana katıyordu. Kan ve toprak muazzam bir uyum sergiliyordu.  Yemek yapmaktan sorumlu Cuoco bile on yedi yaşında olmasına rağmen elindeki yarı otomatik tüfekle bir pagan tanrısı anıtı gibi duruyordu.

Mantık tarafının komutanı Cervello, Duygu tarafının komutanı Cuore’nin yakalandığını duyunca hemen siperdeki baraka bozması karargâha koştu. Ve işte iki ezeli düşman karşı karşıyaydı.  Nizami bir şekilde selamladı tutsağını Cervello.  Cuore elleri ve ayakları sandalyeye bağlı bekliyordu. Ve bilmişlik taslarcasına;
– “ Daha fazla adamınız olduğunu düşünüyordum açıkçası. Dokuz kişi kalmışsınız. Savaşı biz kazanacağız.  Bu çok aşikâr. Bırak ve bize katıl. Bırak biz o kızı taparcasına sevelim.” Dedi.

Cervello;
– “ Hayır mümkün değil. Çünkü o, yitecek işte. Sonsuza kadar bizle kalmayacak kadar güzel!  Bizi kıracak işte. Üzme bizi. Seni de üzecek. “ dedi.

Cuore;
– “ Ama o sonbaharda rüzgârla dans ederek yere düşen yapraklar kadar güzel. Bir şans ver! O bunu hak ediyor. “ dedi.

Cervello;
– “Tam olarak da sorun bu, onun layığı biz değiliz. Geçmişte de verdik bu savaşı. Hep, ikimizi de pusuya düşürdüler. Arkadan vurdular.  Yaşamın gururu yoktur. Rakiplerini öylesine umut doldurur ve sonra öylesine ezer ki kuyruğunu bir daha gün ışığına bile çıkamazsın. Yapma Cuore. Almasın bizi, bizden bizi… “

Cuore;
– “ Yaşam belki de güzeldir? Sen ulu bir komutansın. Yaşamı güzel kılarsın.”

Cervello;
– “ Yaşam güzel olsa bebekler ağlayarak gelmez, Cuore! “

Cuore;
– “ Ve lanet ağlak bebekler bilseler ki o var bu dünyada, inan bana ağlamazlar! Savaşı zaten kaybettin Cervello… Bu kızla ilgili bir hikâye anlatayım mı sana?” dedi anaç bir sesle.

Cervello “evet” dercesine başını salladı çaresizce. Gerçekten de savaşı kaybetmişti. Komutan Cuore beklenmedik derecede kolay bir başarıya imza atmıştı. Karmatîler Basra’yı yıktıktan sonra neden insanlar Bağdat’a taşınmasın ki? Cuore haklıydı. Savaş kaybedilmişti. Kapıyı aralayıp eli ile siperdeki askerlere teslim olun dercesine bir el işareti yaptı.

Duygu tarafının komutanı Cuore hikâyeye başladı;
– “ Ay ve Güneş bir gün, gündüz kim çıkacak ve insanlara o güzel yüzünü gösterecek diye tartışmaya girmişler.  Malum gece insanlar uyuyor ve Ay da Güneş de görülmek ister. Bunlar bizim girdiğimizden binlerce kat daha büyük bir savaşa tutuşmuşlar. O denli büyük bir savaş ki; Armageddon ‘da İsa ordusu ile Şeytan ordusu bile durulup bu savaşı izlemişler. Sonra Ay kaybetmiş ve utancından gece çıkmaya başlamış, güneş ise gündüzleri… Lakin Ay ve Güneş farklı zamanlarda iş başı yaptığından birbirlerini özlemişler. En sonunda göklerdeki hadım edilen tanrı Uranos, Ay ve Güneş’e acımış ve bu kızı dünyaya yollamış ki görev başında iken Ay Güneş’i özlerse ya da Güneş, Ay’ı özlerse bu kıza bakıp hasret gidersin. İşte o denli güzel! Lakin Uranos diğer tanrıçalar ya da gök cisimleri kıskanmasın diye bu kızın güzelliğine bir lanet bahşetmiş. Bu kız kendi kadar güzel bir şeye o kadar aşina olmak zorundaymış ki, kendi güzelliğini fark edememekteymiş. Ve en kötüsü asla kendini uyurken izlemeyecek olmasıymış. “

Cervello sipere yaklaşmakta olan düşman askerine teslim olup, ellerini onlara bağlatırken dönüp Cuore’ye sordu ;
– “ O denli güzelse kendine nasıl alışabilir ki? O güzelliğe alışılmamalı?”

Savaşı kazanan Duygu tarafı komutanı Cuore gülerek;
– “ O farkında değil bu güzelliğin. Farkına vardıracağız ve bizi kabul ederse onu layığıyla seveceğiz, layığı biz olamasak da…”

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Var

Yazar:

on Eyl 26, 2014 @ 20:33

Varsın insanlar yanlış bilsin adını, sana “cennet” desinler,

Varsın günahların benim olsun, ruhum her yandığında seni düşler.

Varsın dertlerin kalsın bana, senden sonra, şifayı kim, ne eyler?

Varsın şiirler sarsın dünyayı, seni hatırlatsın gazeller, rubailer…

Varsın Tanrı plan yapsın, sen yokken nedir ki günler, geceler?

Varsın umutlar tükensin, sen yokken şairler neyi metih eyler?

Varsın güller unutulsun, senin etrafında dönsün bülbüller…

Varsın, sen varsın ya, varsın ve var olacaksın…

İyi ki varsın ve var olacaksın.

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Next Entries »
Mevcut Yazıların Sahibinden İzin Alınmadan Kopyalanması ve Kullanılması
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası Gereğince Göre Suçtur.

Tüm Yasalar ve Kurallardan Öte,
Site Üyelerine Ait Yazılı ve Yazısız Her Türlü Eserin Telif Hakkı Vicdanınızın Derinliklerinde Saklıdır ve Kopyalanamaz.

Doğum
08.Kasım.2005
Ölüm
31.Mayıs.2008
Reenkarnasyon
11.Temmuz.2011
Vahdet-i Vücûd
08.Kasım.2011