Mevzu

Yazar:

on Şub 18, 2015 @ 22:44

İhtiyar adam, nargilesinin marpucunu ahşap masanın üzerine koydu, beyaz,   kirli sakalına karışarak çıkan duman eşliğinde sordu;
– “Peki mevzu nedir? Düzeltin lütfen… “dedi.

Diğerleri gibi dizlerine battaniye örtmemiş olan söze girişti;
– “ Mayalar, siyahi ya da Alevi değildi. Ya da hepsi kadın değildi… Lakin onları soyup soğana çeviren adamlar, bunları Avrupa medeniyetleri gelişsin diye yaptığından adına “Keşifler” dedik.  Kimse kalkıp, Kanada’yı Leif Ericson buldu demedi.  Çünkü Leif bir Viking’ti. Yine bir Avrupalı ya da bizden değildi. Ben merkezli üzüntülerimize Milgram’ın ve John B. Watson’ın çok güzel deneyleri (*)  var. Ama insan sadece bunu kabul edebilecek kadar gelişemeyecek.  Belki de tıbba ya da psikolojiye etik kurallar getirmelerinin sebebi kobayın sağlığı değil de ne kadar iğrenç varlıklar olduğumuzu anlamamızı istememeleridir. İnsanların eğitimsiz olması değil de insanların organize olmasıdır sorun belki de? Devlet kurup,  flama seçenlerdir sorun teşkil edenler? İlk örgütlenenler dışarıda bırakmıştır başkalarını? İnsan güçlendikçe iyiyi elden bırakır. Hani iki kurt vardır ya, beslediğimiz de kazanmaz bir noktadan sonra, iyi de kötünün yanına geçer, insan güçlendikçe. Neandertalleri öldürüp yiyen bizlerdik. Hiç olmamış gibi bugün sosyal medyadan “ ben iyiyim, harikuladeyim” yazıyoruz üzeri kapalı.  Herkes birbirine “Sorun ne?” diyor. Belki de bir sorun yoktur. Belki de insan düşünülenden daha da aşağılıktır? Ve eğer soracak olursanız bana, “O halde neden yaşıyorsun?” diye, açıkçası ben de bilmiyorum.  Sadece vücut devam ediyor demek ki bir şekilde.  İşte vicdan bir mahkeme ve çokça rüşvet yiyor. Suçlu asla “ben” olmuyor.  Hatalı bir evrimin yanlış bir geçiş basamağıyız diyeceğim ama o zaman da suçu yine başkasına atmış olacağız. “ dedi

Beyaz sakallı közle oynadı. Yeni közü koyunca marpucu tekrar eline aldı. Masadaki herkese göz ucu ile baktı ve;
– “ Umut bahçesi çiçeklendikçe, böceklenmesi kaçınılmazdır. Kısa ömürlü çiçeklerin kokusu için katlanmayalım mı sineklere? Evrim ya da değişim zaten başlı başına bir paradoks, bir çıkmaz değil mi? En basit halini sevmeliyiz bence bir şeylerin, çeşmeden su getirmemiş insanlar nasıl anlarlar ki musluktan su akmasının azizliğini? Bana soracak olursan, sorun hep daha fazlasını istemesi insanın. Bir türlü sıcak bir barakada yalnız yaşamak yetemedi insana. Sokrates’in dediği gibidir belki de; “ Zenginlik çok şeye sahip olmak değil az şeye ihtiyaç duymaktır.”

Üzeri örtülü olmayan söze girişecekti ki,  kel beyaz tenli gri sakallı diğer kişi söze girişti;
– “”Devrimi yapan kendini beğenmişlikti, özgürlük sadece bir bahaneydi.”  der Eric Hoffer. Ve söylemekte yarar var ki ; ”Dünyadaki bütün kötülükler, birilerinin başkalarının iyiliği için hareket etme hakkını kendinde görmesiyle başlar.” diye de ekler. O sebepten toplum hakkında çıkarım da yapsak, onu değiştirmeye de çalışsak bu bizi, Marx’ın, Lenin’in, Bakhunin’in ya da Nietzsche’nin hatalarının tekrarına sürükler.  İnsan toplu halde değerlendirilmeyecek kadar geri zekâlıdır.  Çünkü hala ve hala birilerinin, birilerine eşit olması gerektiğini savunur.  Memelilerde bu algı hatası sadece insana özgüdür. Çünkü insan kendi benliğini zayıf görünce toplumda kaybolmak ister. Yine Hoffer’ın dediği gibi; “Eşitlik arzusu, bir bakıma kişiliği gizleme arzusudur.”  Çünkü insan hala kişiliğini değerli görür ve olaya “ben” merkezli bakar. “ Kendini bu denli belirgin görünce kaybolmak ister ama aslında okyanustaki kumlardan sadece biridir. “

Güzel saçlarını kulağının arkasına atmış beyaz tenli ve bir orman kadar yeşil gözleri olan kız doğruldu ve;
– “Belki de üçünüz de haklısınızdır. Ama bunca yıllık seçim zorunluluğu yüzünden hep bir seçeneğe yönelmek zorunda hissediyorsunuzdur kendinizi.  Eğitim sınavları, siyasi seçimler sosyo-ekonomik seçimler hep sizi tek bir seçeneğe mahkûm etti. Ama hayat bundan belki de daha fazlasıdır.”

Masadaki marpuçlu ihtiyar adamın tatlı eşi doğruldu ve genç kıza;
–  “ Evlâdım, bizim için mevzu sadece burada oturup güzel zaman geçirmek tıpkı buradaki bütün müşteriler gibi ya da dünyadaki her insan gibi… Sorunları çözmek ya da gerçek sorunları aramak sadece kendimizi değerli görelim diye yaptığımız bir şey. Yoga ya da namaz gibi bir etkinlik işte…“

Kulağının arkasındaki saçlar yüzüne düştü kızın.  Küçük Kara Balık’ın (**) hikâyesinden sonra uyuyamayan Küçük Kırmızı Balık gibi okyanusa bir kez daha baktı ve merak etti; toplum birinin fanusundaki sosyal bir deney miydi?  Ya da o kadar bile değerli değiller miydi? Aradığı her şey Güneş’in doğup, battığı bu yerde olabilir miydi? Ya da aradığı her şey, Küçük Albert’in (***)  korktukları gibi sonradan mı öğrenilmişti…

(*) Stanley Milgram’ın “Milgram Deneyi” (1961)
     John B. Watson’ın “Küçük Albert Deneyi” (1919) (tahmini)

(**)    Samed Behrengi / “Küçük Kara Balık”

(***)  John B. Watson’ın “Küçük Albert Deneyi” (1919) (tahmini)

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

İthamlar, İtiraflar ve İftiralar

Yazar:

on Şub 6, 2015 @ 23:54

Sevgili Vida;                                                                                                                                                 IX. II. MCMLIII

Bu sabah uyandığında ben yanında olmayacağım. Gecenin bir vakti, bu kasabadaki küçük rehinci dükkânlarını ve postaneleri soyup, daha gölgem yere düşmeden buraları terk edeceğim. Ben kasaba, kasaba gezip insanları dolandıran bir hırsızım işte. Vicdanımı kullanmayarak hep temiz tutmaya çalışırım. Yalan söylemeyi, yemek yemekten bile daha iyi beceririm. Bu bir veda mektubu,  ama içinde bir şeyler itiraf edeceğim.  Hiçbir zaman bir toprak parçasına “vatan” demedim, asla bir şeyi kutsal saymadım; yeri geldi altın haçlar, menoralar çaldım yeri geldi cevşenler bozdurdum.  Bir bayrağa asla yemin etmedim, üzerine yemin ettiklerimi de ciddiye almadım.  Ama biraz daha senle kalırsam, vatanım ve yuvam olabilecek kadar sevebilirdim seni… Daha korkunç olanı sanırım sana âşık oldum.  O yüzden kaçıyorum senden.

Ben hayatım boyunca hep yalan söyledim, çoğu insan doğruyu söyler ve yalan söylemek için geçerli bir nedene ihtiyaç duyarlar.  Ben ise hep yalan söyledim. Ne olacaktı ki? Burnumuzu bile hep görebildiğimiz halde zihnimiz onu göz ardı edip bize yalan söylüyordu. Öz zihnimiz bize yalan söylüyordu! Ben neden başkalarına söylememeliydim ki? Hem ne var biliyor musun?  İnsanlar yalanı kişisel çıkarlarını korumak için söylüyor. Bir şeyler saklamak, birilerinden kurtulmak ya da birilerini yanlışlığa göndererek mutlu etmek için…  Yalan söylemek için kendileri ile ilgili aşağılık bir nedene ihtiyaçları var. Oysa ben hep yalan söylerdim.  Nedensiz bir şekilde… Ve sen benim, bugün beni ipe götürebilecek, itiraf dolu bir veda mektubunda, bütün gerçekliğimin altında gerçek adımla atılan imzamı göreceksin.  Uzun zaman oldu o isim ile imza atmayalı… Şunu çok iyi kavra; sen benim gibi birinin doğruları söyleme nedenisin. İşte bu kutsal bir neden…

Peki, bu denli seviyorken neden mi gidiyorum?  Açıkçası ben de istemiyorum…  Demek roman kahramanları böyle hissediyormuş.  Mürekkebim bitmeden son şeyleri de eklemek istiyorum.  Kalitesiz bir divit kalemle yazdığım için mi, yoksa hislerimi bu denli dolu bir şekilde yazdığımdan mı yazım kötü bilmiyorum…  Yıldızdan gözlerini de şelaleden saçlarını da özleyeceğim. En çok da Tanrı’nın en öpülmeye değer yerlerini çillerinle işaretlediği yanaklarını özleyeceğim.  Her zaman gereği kadar seviyormuş gibi davrandım. Gereği kadar sevdim, usulünce sevmedim. Seni gönlüm ne kadar istese de sevememekten korkuyorum.  Hem kalsam da hırsızlıktan başka meslek kolunda para kazanamam. İlk kez yolda yürürken arkama bakıp birinin takip ediyor olmasını isteyeceğim bundan sonra.  Lakin ne dersem diyeyim, elimin aksesuarı asla nişan yüzüğü olmadı, ya bir kelepçe ya da bir silah oldu.  Umarım balo salonlarına yakışan biri olur bir gün hayatında…

Sevgilerle;
Albesus J. Bartolomeo

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Perde Dokuz

Yazar:

on Şub 2, 2015 @ 4:55

 Varoş bir mahallenin, sıva grisi evleri ile dolu sokakları kadar aynılaşmıştık. O sokaklarda, geçtim doğru Tanrı’yı, düzgün bir kul bile bulamamıştık.  Tarih hep savaşı kazananları yazmıştı. Mevzu savaşı kazanmak mıydı? Başlamasına mani olmak mühim değil miydi? Tarih kitaplarında savaşları engelleyenler neden yoktu?

Türk trafiğindeki  “yaya yolu” kadar işlevsiz ve bir o kadar göz boyamaydık.  Doğrunun, “iyi” olduğu kanısına nereden vardık? Kendi içimizdeki savaşı dindiremezken nasıl bu kadar barış yanlısı olduk? “Yanlı” kelimesi “yanlış“ kelimesine bu denli benzerken, nasıl idrak edemedik? İpin ucu nerede kaçtı?  Güzel şeylere nasıl aldanmadık? Nasıl hep kötünün peşinden gittik; hayatlar kurduk,  okyanuslar, çöller, dağ dorukları varken yaşamımızı nasıl sıva grisi bir binanın elli metrekaresine sığdırdık?  Kimsesizler mezarlığı kadar boştu yaşamlarımız.

Her detayını hatırladığınız bir buluşmada, dediklerinizin hatırlanmaması kadar kırıcıydı hayatlar. En kötüsü de hayatın üzme şekli bile aynıydı. O kadar mühim değildik ki gözyaşlarımız bile aynıydı.  Hoş zaten, “ağlamak çare değil”di… Sanırım atalarımızdan kalan ve bizim de yeni nesle bırakacağımız tek şey, utançtı. Öylesine bir dalavere içerisinde yaşıyorduk ki, neresinden anlatmaya kalksak elimizde kalıyordu.  Hatta çoğu zaman bu dalavereyi anlamıyorduk bile.  Neydi o şarkı sözü? “ Aklı olan göçmüş zaten, kalanlar koyundan sayılır.”

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Dile Kolay

Yazar:

on Şub 1, 2015 @ 18:24

Yaprakların kuruyup yere düştüğü vakitti sanırım ya da daha sonrası… Derme çatma bir kulübede, yaşlı Gadrel yalnız geçmiş yaşamının son saatlerini yaşıyordu. Bizler, Kudret Savaşları’ndan sonra doğanlar,  onun hayatı boyunca olmayan birine âşık olduğu hikâyeleri ile büyüdük.  Deli olduğunu söyleyenler de olsa aşkına büyük saygı duyulurdu.  Hikâyenin aslını bilenler Gadrel’in âşık olduğu kadının, hemen bir iki ev ötesinde ikamet eden Erica olduğunu iddia ederler. Söylenti o ya; Erica’yı çok sevmiş Gadrel lakin kimsesiz bir köyde, aç çocuklarmış hepsi tıpkı biz gibi, Erica evlenmiş mevcudiyet kavgası tabi… Her gün görüp âşık olmaya devam etmiş Gadrel.

Asıl hikâye; Gadrel’in yaşamının son saatinde başlıyor.  Elden ayaktan iyice düşmüştü. Erica arada sıcak yemek getirirdi ona.  Kaç yıl olmuş bilinmez, adam aşkını içinde saklamış, büyütmüş… Açılamamış, artık nasıl utandıysa…  Dedim ya derme çatma bir barakada yaşar diye, kış kapıdaydı ama adamın düzgün bir kapısı bile yoktu. Yardım olsun diye çabaladık. Tamir edelim evi diye çabalarken, Erica geldi. Gadrel’e yemek getirmişti.  İçeri girdi. Biz de genç meraklılar olarak çatlaklardan içeriyi gözledik. Erica, Gadrel’in yastığını düzeltti ve yaşlı adamın uzun beyaz sakalını, başını rahat hareket ettirebilsin diye yorganın altından çıkarttı.  Gadrel yemeği aldı baktı minnet dolu bir bakışla kenara koydu. Ellerini önünde birleştirmiş, siyah uzun ve kapalı bir elbise giymiş Erica’ya , eliyle yatağa oturmasını işaret etti. Erica tereddütsüz oturdu. Gadrel konuşmaya başladı;
– “ Ölüm bu kadar yakınken ruhumu besleyecek şey; o güzel yemekleriniz değil, Erica inancımızdaki en yüce tanrı Gojelken bize ne hediye etmişti hatırlar mısınız?”

Erica duraksayarak ;
– “Gojelken’in adını duymayalı çok oldu… Bu yeni tanrı var herkesin dilinde… Bizim on üç tanrımızın yaptığını tek başına yapıyormuş ve ortak da kabul etmiyormuş. Neydi o; hah işte şirk sayıyormuş… Sahi Gojelken’in hediyesi ne idi?”

Gadrel;
– “Bize acı ne kadar kudretli olursa olsun alışmayı öğretti. Her kötü şeye alışmaya. Kötü tanrı Ordaht ise onu kendi silahı ile vurdu. Bizi yozlaştırdı ve güzel şeylere de alışmamızı sağladı. Yetmiş üç yıllık hayatımda Ordaht’ın laneti bir tek size erişemedi hanımım. Hani olmayan birine âşık olduğum söylenir ya, onca yıl Ordaht’a yalvardım, size alıştırsın diye beni… Olmadı, şu koca ömre bir küçük aşk sığdırmayı kendime yediremedim. O yüzden; kocaman bir aşka, bir küçük ömür sığdırdım. Sizi, ailelerimiz beraber hayvan otlatmaya götürmemizi söyledikleri günden beridir seviyorum… Sekiz yaşındaydım o zaman. Yygder’e şaşırmıştım. Doğa tanrımız her yaprağın tozunu alıyordu yağmurlarda. Ona rağmen yapraklardan bile daha güzeldiniz.  Yygder sizle de ilgileniyor muydu? Size de bakım yapıyor muydu?  “

Erica şaşırmış ve mutlu olmuştu ama utancından konuyu değiştirmeye çalıştı;
– “ Son tanrıdır belki doğru olan, her şeyi gördüğü söyleniyor ve ortak kabul etmiyor. O denli güçlü, son zamanlarımızda ona inansak kârlı çıkar mıyız?”

Gadrel;
– “ Eğer her şeyi görseydi, sizi görüp, O kendine ortak koşardı… Şu dakikalara sığdırdığım cümlelere aldanmayın, aşkınızı bir ömre sığdıramadım.” Dedi ve yavaşça yastığa koydu başını.

Erica donuk bir bakışla yere bakarak;
– “İtiraf etmeliyim ki; ben size daha önce vurulmuştum. Altı yaşında idik, bir gün babanız avdan dönmemişti. Babama sormaya gelmiştiniz. O gece rüyalarımda sizi görmedim. Hayatımın geri kalanını rüyalarıma sığdırmaya çalıştım. “ gözleri doldu ve sustu.

Bizler şaşırmıştık. Kanımız, bedenimizde donakalmıştı. Duyduklarımız gerçek miydi? Altmış yılı aşkın bir süredir birbirlerine âşıklardı da yeni mi fark ediyorlardı bunu?

Gadrel;
–  “ Benden önce sevdiniz demek… Bir ömrü ayrı geçirdik. Lütfen elinizi, ellerime koyun. “

Erica;
– “ Neden ellerimi değil de tek elimi?” dedi ve tebessüm etti. Bizler Erica’nın güldüğünü son kez gördük o gün.

Gadrel;
– “ Bence eşsiz iki eliniz de. Birbirinin bile aynısı değiller. Çoğul eki alamazlar o yüzden, arzu ederseniz diğer elinizi de verin?” dedi.

Bizler şoku atlatmak için kulübeden uzaklaştık. Elimiz, ayağımız titriyordu.  Çenem, istemsizce üst dişlerime çarpıyordu.  Bir insan, bir insanı onca yıl sevip onun güzelliğinden utanıp tek kelime etmeden buralara kadar gelebilir miydi? Bu soru cevaplanmalıydı. Erica’nın da kalbi Gadrel’e öyle bağlıydı ki, Gadrel’den iki gün sonra vefat etti. Erica ölüm döşeğinde iken; “Hayatımdan daha uzun sürdü bu iki gün.”  demiş.  Eski bilgelerden birine; “Onlar gibi sevebilir mi biri, teşviksiz, ödülsüz ve karşılıklı olduğunu dâhi bilmeden?” diye sordum dayanamayıp…  “ Değil Kudret Savaşları, bütün savaşların bile, cezasını kaybeden değil başlatan çekse bile, öyle bir aşk gelmez. Değil bu dünyada, tanrılarımızın arasında bile emsali yok.” dedi.

Kudret Savaşları gibi iğrenç şeylerin olduğu bu diyarda kirletmemiş korumuştu aşkını bedeninde.  Yıllar sonra bile mezarlarının arasından da, anıları ile dolu olan evlerinin arasından da bırakın insan geçmesini,  ot bile bitmemişti. Hatta evlerinin arasındaki iki-üç ev de boşaltılıp yıkıldı. Evleri birbirlerini görebilsin diye… Dillere düşmek kolay işti işte, mühim olan nasıl düştüğündü…

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Mevt

Yazar:

on Oca 23, 2015 @ 17:01

Vita, kanlar içerisindeki sevgilisinin başını kaldırıp dizlerine koydu. Ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu ve titriyordu kasılmaktan.  Han yavaşça gözlerini açtı ve Vita’sına, sakin ve hatta ölmekte olan bir ses ile;

– “Kâlû Belâ’dan beri böyle güzel bir şey görmemiştim. Bilir misin nedir? ” dedi

Vita titrek bir sesle;
– “ İslam inancında, ruhlar yaratıldıktan sonra Allah Teala’nın onlara yaratıcılarının kim olduğunu sorduğu gün…” dedi ve sesi hıçkırıklarda kayboldu.

Han devam etti;
– “ O gün kimin yarattığını sorduğu için O’nun yaratıcı olduğunu söyledim lakin ibadetim sanadır, cehennem senin uğruna olursa cennettir.  “ dedi…

Vita;
– “Beni kurtarmak zorunda değildin. Senin bana hediye ettiğin hayatı nasıl sensiz yaşarım?” dedi ve ağladı…

Han;
– “ Çok güzel olmaya devam et… Dünyayı gez, istediğin şeyi yap, en yüce dağlarda göğe dokunmaya çalış ve en önemlisi bahçedeki fundalara su vermeyi unutma, çok nazlıdırlar… Bir de tanıştığın insanlara, çocuklarına ve başkalarına yaşadıklarımızı anlat… Ama masalmışçasına… Çünkü kimse inanmaz birkaç ayda bu denli güzel şeyler yaşadığımıza…”

Vita sitemle;
– “  Kurtaracaklar seni, ambulans yolda, dayan biraz… Benim için!” dedi.

Han;
– “ Söyle onlara; insanlar ölmeden önce bütün hayatını görüyormuş gerçekten… Baksana, seni görüyorum… Hem bunca zaman beni hayata bağlayan pamuk ipliğimdin ama artık…” derken kelimeleri son buldu.

Han, gözleri Vita’ya dikilmiş bir şekilde ve temizlemesi çok zor olacak büyük bir kan lekesi bırakarak vefat etmişti. Vita için zor olan sevdiğini yitirmek değildi de, onun bağışladığı hayatı onsuz yaşamak zorunda olmasıydı. Bazılarımızın cehennemi daha ölmeden başlıyordu ama zaten ölmemiş olmak da “yaşıyor olmak“ değildi… Belki de Namık Kemal Efendi’nin dediği (*)  gibi değildi de; Mevt aşığın son rütbesi idi…

* Vatan Türküsü / Namık Kemal

 

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Gün

Yazar:

on Oca 12, 2015 @ 1:28

Veresiyenin en karizmatik haliydi kredi kartları.  Giysilerinin çoğu güve dolmuştu ve sokakta titreyenler vardı. Ucuz edebiyatçıların pahalı düşlerinde demirbaştı. Güzelliği, yüksek rakımdaki bir mahalde Çarçar soğukları gibi yüzümüze çarpmaktaydı.

Öylesine güzel bir hayaldi ki; insanları kontrol altında tutmak için cennet, reenkarnasyon yahut Valhalla yalanı gibi kullanılabilirdi.  Güzelliği bütün terör eylemlerinden daha etkiliydi lakin yasaklanmasına gerek yoktu çünkü; o kadar güzel olabilecek başka kimse yoktu. Elleri o kadar güzeldi ki ; birbirlerini ayrı ceplerde özleyebilirlerdi.  Kalbi; kimsesizler mezarlığında dua edebilenler kadar merhametliydi.

İmkansız derecede olasılığı az olan şeylerin art arda rast gelmesi durumuydu. Aradığı şeyi bulabilir miydi? Yahut bir şey arıyor muydu?
Vicdanını dindirmek için yalanlar söyleyen benliğim, bana onun kadar güzel yalanlar söyle…

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

başından başlayınca sonu olan şiir

Yazar:

on Oca 4, 2015 @ 7:15

bir köşede oturmuş anlatan
başlamış ahkam kesmeye
aklaşmış saçları
zamanı eleştirirken parmakları
dönebilirmiş sandalyesi
sesi de yüksekmiş fikirleride
bu yüzdenmiş kabul görmemesi
kimse anlamaz demiş bi gün
sonra anlatmaya başlamış anlamı
nefes almış suyun içinde bir mum gibi
yatağına döl bulaşmış

olurda içine doğar gerçek
görür de inanır diye yaşamış
bir boşluktan vazgeçerken
bir boşluk aramış kendine
küçükmüş
öyle kalmak istemişte büyümüş
farklı değil boku,suyu,ekmeği
aklı,fikri,hissi aynı
sormuş sonra
sonra başkasına sormuş

bir başka köşede anlatan
başlamış ahkam kesmeye
zor zormuş
anlamın kesinliğinden döngü
kesin döngü
kendine ayna tutmuş
duygular ve iyilik
felsefe de ahlak
de ler de ayrı
ön cebinde sümük kalmış

sessizce beklemiş düşünen
bilmek istemiş ölümü,bitişi sonu
hep aynı sonuçmuş
aklına gelen her konu
göz ucuyla göt keserken
alkol istemiş canı
olmalıymış aşık
var olan inanmalı
inanınca varmış

masallar ikibüklüm dinler romanları
katlanabilir ikea masaları
burukluğuyla kazananın
senin derdin başka demiş biri
havaya açtırmış ellerini
cebindeki zilleri sallamış
temelidir duygu gerçekliğin
gör ellerini
bak gerçekten aklın neler söylemiş
ama etkilemeye çalıştığının elleri
ellerindeyken
yanlışlıkla ossurmuş

bakmış biri
gerçek hala gerçekse
sen çıplakken
sevdiğin oduncu gömleği
gerçek değil
ve özgür iraden
karnı açmış

papatyalar ve su çiçeği
kendin ol demiş biri
susman gerktiğinde sus
günde 2litre su iç
mutluluk yakında
kışında ara mutluluğu
uzaklaşmış sonra
çünkü yedek maskesini unutmuş

başka köşede bir şeyler anlatan
dinleyen olduğunu görünce susmuş
şarkı söylemeye başlamış

bir köşede oturmuş anlatan şarkı
başlamış ahkam kesmeye
aklaşmış saçları
zamanı eleştirirken parmakları
dönebilirmiş esi
sesi de yüksekmiş fikirleride
bu yüzdenmiş kabui
kimse anlamaz demiş bi gün
sonra anlatmaya amı
nefes almış suyuş
uygular ve iyilik
felsefe de ahlak
de ler de ayrı
ön cebinde sümük kalmış
sessizce beklemiş düşünen
bilmek istemiş ölümü,bitişi sonu
hep aynı sonuçmuş
aklına gelen her konu
göz ucuyla göt keserken
alkol istemiş canı
olmalıymış aşık
var olan inanmalı
inanınca varmış
masallar ikibüklüm dinler romanları
katlanabil
ikea
senin derdin başka demiş biri
havaya açtırini
cebindeki zilleri
gör ellerini
bak gerçekten aklın neler söylemiş
ama etkilemeye çalın elleri
ellerindeyken
yanlışlıkla
bakmış biri
şarkı bilgisayarda yapılmış

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Bambaşka

Yazar:

on Ara 21, 2014 @ 0:33

Doktor Crot sıradan bir işgününde, sıradan bir öğle arasında, sıradan bir şekilde yemeğini yiyordu.  Bütün filmlerdeki klasik doktor görünümündeydi. Alanı psikolojiydi. Çok iyi bir doktor da sayılmazdı.  Bir anda içeri eski hastası Bay Levas girdi.  İzin almadan sandalyeye oturdu. Hatta söze, daha oturmadan başladı;
– “ Doktor yardım etmelisiniz bana!” diye söze girişti.

Doktor şaşırmıştı. Bir küçük anda aklından birçok şey geçti. Bu hastasının taburcu olmasının üzerinden aylar geçmişti. Ağır bir şizofreni hastası olarak yatırıldığı bu klinikte uzunca müddet tedavi görmüştü ve en sonunda sağlığına kavuşmuştu. Yoksa kavuşmamış mıydı?  Hemen söze girişti, sesinde korku vardı;
– “ Bay Levas sanrılar geri mi döndü? O kadını yine mi görüyorsunuz?” diye sordu.

Bay Levas;
– “Hayır ama görmek istiyorum doktor, yeniden onu görmeliyim yardım edin, İyileştim ve eve gittim. Orada sıradan masamda sıradan kahvemi yudumladım. Sıradan kitaplarımı okudum, sıradan radyo yayınlarını dinledim. Bir müddet böyle devam etti ama o olmadan hayatım devam etsin istemiyorum.  Onsuz olmuyor…” dedi ve yere baka kaldı.

Doktor;
– “ O kadını siz uydurdunuz, farkındasınız değil mi?” dedi.

Bay Levas;
– “Anlamıyorsunuz doktor, ben ona aşık oldum, güneşin aya tutulduğu gibi tutuldum ona! Ne yaparsanız yapın ama geri getirin onu.”

Doktor şaşırmıştı. Böylesine garip bir teklif ilk kez duyuyordu. Sağlıklı bir insan hasta olmak istiyordu.  Şaşkınlıkla devam etti;
– “Bay Levas korkarım yapabileceğimiz bir şey yok. Aklınızda yarattığınız birine de aşık olamazsınız, bu aşk olamaz.”  dedi.

Levas şaşkın ama sinirli bir bakışla;
– “ Doktor zaten aşk bu değil midir? Kafamızdaki kadınlara, erkeklere aşık oluruz. Sadece, kafamızdakini oluştururken ilham aldığınız kişi gerçek diye benden daha iyi bir aşık olduğunuzu mu sanıyorsunuz? Hem ne var biliyor musunuz?  Eşiniz kaç yıldır yanınızda? On mu? Yirmi mi? Ben otuz yıldır bu kadını görüyordum.   Altı yaşımdan beri yani! Ve hiç sıkılmadan oturdum yanında. Siz eşinizden sıkılmadınız mı? Aldatmadınız mı?  Ben otuz yıldır onla aynı evdeydim, aynı kafelere gittik, hep yan yanaydık!”

Doktor söze girişti;
– “ Efendi Levas korkarım ki isteğinizi yerine getiremeyeceğim.  O, güzel bir hayalmiş, ama maalesef ki bitti.”

Levas devam etti;
– “ Güzel mi?   Dünyaya güzellik yayılmaya başlasa, kaynağı olabilirdi. Nasıl Cenab-ı Hak, Nuşirevan-ı Adil’in adaletinden dolayı toprakta çürümesine göz yummamışsa, toprak altında naaşını muhafaza etmişse ve Halife Hafız Ömer korkudan buz kesilmişse, o da öyle güzeldi ki;  Yaratan onu toprak altında çürümeye terk etmezdi. Kalbindeki ateşi Zerdüştler koruyor olmalıydı.  Söylenti de bu ya aruz vezni, adımlarının ritimlerinden süregelmiş.

İki ayrı kuşatmada iki yüz bin asker ile fethedemediler Viyana’yı,  o tek başına kalpleri sadece gülerek bile fethedebilirdi. Onu anlatmaya çalışmak dâhi ona şirk koşmaktı.  Hece ölçüsüyle güler, aruz vezni ile yürürdü. Aliterasyonla konuşur, asonansla mırıldanırdı.  Çocuklara uyusun diye anlatılabilecek bütün masallardan bile daha huzur vericiydi.  Yazın serin akşamları,  kışın güneşli günleri gibiydi.  Sağanak yağışlı bir günde, ormandaki bir plaj şemsiyesi altında battaniyeye sarılır gibi sevgiliye sarılmış bir şekilde içilen şarap kadar huzur veriyordu.

Onun aşkı dağ patikaları kadar mitlerle doluydu. Ve bana, hiçbir yerin ortasındaki bir köyün sızan son akarsuyu misali hayatı ifade ediyordu. Bayan Crot sizin eşiniz, o ise benim eşsizimdi.” dedi ve gözlerinden yaşlar aktı.

Bay Levas’ın ağlamasını fırsat bilen doktor, çağrı cihazı vasıtası ile meslektaşlarından yardım istedi… Levas içeri girenlere direnmedi bile. Sakinleştirici yapıldı ve orada öylece uykuya daldı.

Sabah doktor, Bay Levas’ın kaldığı odaya gitti. Levas, yatağındaki iki vidayı sökmüş onları aynı anda prizin iki deliğine sokarak intihar etmiş idi.  Duvara silik bir şekilde kalemle işlenen yazı, nedeni açıklıyordu;

“Siz, bedenlere sahip ama aşka sahip olamamış sizler, benim aşka sahip ama bedene sahip olamayan sevgilimi bana çok görmüş sizler, söyleyin; yerde yatan cesedim kadar çaresiz ve umutsuz değil misiniz? Umut ve aşk ekilmiş tarlalarda mahsul toplayamazsınız,  sizlerin buğdaya ihtiyacı var.  Elveda…“

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Düş Bozgunu

Yazar:

on Ara 15, 2014 @ 3:33

httpwww.camberwellstudios.co.ukproduction-guides76-film-noir-lighting.html

Where There Is No Love There Is No Justice by Esmerine on Grooveshark
Uyandı. Kahvaltı yapmaya vakti hiç olmazdı. Sebebini bilmiyordu. Her gün aynı telaş ve kafa karışıklığıyla evden yaka paça çıkarırdı kendini. Bazı günler aynı sabahta evden bir kaç kez çıktığı da olurdu. Havanın nasıl olduğunun veya bunu düşünmesinin önemi yoktu. O gün ne giyeceği 1 hafta önceden gönderilen bültende renk, tür ve beden olarak belirtiliyordu. Aksi şekilde davranması söz konusu olamazdı. Önce ulusal bankanın mutlu aile reklamlarının yer aldığı metal bozuk para kumbarasına benzer araca, sonra da gülümseyen ineklerin göz kırptığı reklamların yer aldığı plastik bir süt kutusuna binerek tünelden merkeze ulaşırdı. Sistem buradan yönetiliyordu. Farklı şeyleri, aynı yerde bulabileceğiniz bir yerdi orası. “Neden her şey bir arada, bu kadar ulaşılabilir olmak zorunda?” Bir anlık bunu düşünmüş olsa da, bu tip şeyleri düşünmenin büyük cezalarla ödendiğini hatırladı ve unuttu. Bu işleyişin devamlılığı bireylerin tamamen mantıksal ve hissizce bir yaşam benimsemelerinden kaynaklanıyordu ne de olsa. Bunu yapmasalar şu an ölmüş olabilirlerdi belki de. Gazeteci, dilenci, müzisyen, tezgahtar, denetçi, insan, asfalt, çöp, herkese, her şeye katı bir rol biçilmişti. Milyonlarca insanın aktığı kaldırımlarda herkes nereye gideceğini biliyordu. Kendini kaybetmiş topluluk, kendine bir daha gelememek için elinden geleni yapıyordu. İhtiyaçlar rakamlarla gideriliyordu, nicel olan her şey her dakika değişiyor ve artıyor, bu rakamlar yine sistem tarafından belirleniyor ve kaos yaratmaması için optimize ediliyordu. Belirsizliğe mahâl yoktu. Kimin yaşayacağına ve kimin öleceğine yalnızca onlar karar verirlerdi. Toplumun refahı ve huzuru için bunun gerektiğine çoktan inandırılmış ve bundan rahatsız olmayacak kadar ruhsuz hale gelmiş et parçaları geziyordu sokakta adeta. Burunlar koku almıyordu, arzular körelmişti, suratlardaki tebessümün son mülk sahipleri de uyuşturucu batağının içindeki kendini kaybetmişlerden ya da bir köşeyi mesken belleyip sokakta yatıp kalkmayı kabul etmişlerden ibaretti.

Işık sadece açığa çıkaran olmadı karanlığı, sakladı kusurları, gözlerdi kandırdığı,

Beyinler tarafından kabul edilmişti çoktan onun hükümdarlığı,

Kullanıldı. Kullandırdı. Değiştirildi. Anlamsızlaştırıldı. İlizyonlaştırıldı.

Bilinenin bilindiği gibi olup olmadığı hiç sorgulanmadı, iyiler hiç yargılanmadı,

Gerçek kötülüğün küveziydi saf, temiz, onurlu görünen ne varsa;  en temelinde saklanmıştı karanlık ve zulüm,

Deşilmedi, eşilmedi, eşelenmedi.

Aynen o karakter ve o sahne. Gülümseyenleri düşündü. Daha doğrusu düşünemedi bile. Hissizliğin dorukları, ama o adam öyleydi, hep öyle. O adam o. Sonradan o hale gelmemiş. “Bizler ki heyecanlarımız var. Açık kapılarımız var.” diye avutmaya çalıştı kendini, içinde kalan son insani bencilliğine sığınıp ve bunun tutsak yaşamları için bir ermişlik hali değil, aslında bir ölmüşlük hali olduğunu anladı. Hemen, panik halinde yan tarafından geçen kadını kolundan tutup sordu.

– “Ölmek istediğimiz anlar olmuyor mu?”Bunu aslında kendisi anlayamadığı ve ne hissettiğini bile bilmediği için fevri olarak yapmıştı.

Kadın:

– “Oluyor. Çünkü yeterince hayat dolu insanlar değiliz, ama hiç bir zaman o kadarı da olmak istemezdik.”

Adam:

 – “Yaşamak, yaşadığını hissebildiğin sürece güzel olmalı değil mi? Diğer zamanlar hep kabulleniş. Güzel. Güzel nedir? Hatırlıyor musunuz peki? Evet, kabul etmek de güzel, güzeli de seçerler. Fakat sizce biz biraz abartmadık mı?”
Kadın adama gülümserken her vatandaşın çantasında taşıdığı şehir güvenlik birimine doğrudan yardım mesajı ileten butona basmış ve görevliler çoktan yola çıkmışlardı.
Aniden bedenini çarpan acı onu sevindirdi. Daha önce de yapmıştı. Hücresinde bunları düşünmek için bol bol vakti olacaktı. Gözlerini açtığında gülümsedi. Demek ki yaşıyordu.

Konu: Ne fark eder ki? | 3 Comments »

Beklenmedik Toplantı

Yazar:

on Kas 26, 2014 @ 18:44

Yorucu bir iş gününün ardından eve geldi. Seslendirme sanatçılığı büyük zanaatti belki ama daha yorucu olanı, eve varınca eşinin yitmiş olduğu gerçeğini bir kere daha kabullenmekti. O vefat edeli üç ya da dört yıl olmuştu.  Bir baba olarak kızına tek başına bakmanın verdiği sorumluluğun dışında her kızına baktığında eşini görmesinin acısı vardı.  Kızının odasına girdi ve biricik kızı Fu’nun ağladığını gördü. Hemen sordu;
– “Kızım, neden üzgünsün bakalım?”

Fu hıçkırarak cevap verdi;
– “Onu sevmediğimi söyledi. Görmeyen biri sevemezmiş. Ayrıca benim tahminime göre görmeyen birine refakat de etmek istemedi.” Diyerek ağlamaya devam etti.

Baba;
– “ Sadece görebildiğini sevenler seni neden hüzünlendiriyor ki, sen bambaşka bir yeteneğe sahipsin” dedi.

Fu tatlı bir ses tonu ile;
– “ Yarın kahvaltıda görüşürüz baba, olur mu?” dedi.

Baba;
– “ Peki, kızım. “ dedi. Yatağın sallanmasından babasının kalktığını fark etti Fu. Bir iki adım sonra kapı açılma sesini işitti ve kapı kapandı.

Biraz daha ağladı Fu.  Bembeyaz tenindeki çillerin kapladığı yanaklar kızarana kadar ağladı. Ne kadar güzel olduğunu göremeyecek olması büyük kayıptı. Asla göremeyecekti bu güzelliği.  Kendi güzelliğinden asla görerek zevk alamayacaktı.  Fu, yatağın üzerinde doğruldu ve tek eli ile yorganı kaldırdı, elinin yardımıyla yastığı bulup düzeltti ve yatağa girdi. Gözlerinin görmemesine rağmen neden uykuyu beklerken gözlerini kapattığını hep merak ederdi.  Hiç görmediği geceyi çok severdi. Çünkü ona anlatılana göre gece insanlar göremezdi. Saçını yorganın altından çıkarttı tam yatacaktı ki kitaplığından bir tıkırtı geldi.   Sonra o tıkırtıyı bir başka tıkırtı izledi, derken kız;
-“ Biri mi var orada  ?” diye sordu ürkerek ve ekledi; “ Baba?”

Karşıdan hiç ummamasına rağmen cevap geldi ve kız iyice ürktü;
– “Evet ve hayır. Yani evet biri var, hayır baban değilim.  Birazdan gideceğim, toplantı burada olacaktı, diğerleri her zamanki gibi gecikti sanırım” dedi.

Fu;
-“Ne toplantısı? Siz de kimsiniz? “dedi.

Karşıdan gelen tok ses;
– “ Masal Karakterleri Toplantısı, ben Leva. Ürkmeyin lütfen.” dedi.

Fu;
– “Leva da kim?” dedi ve yatakta bacaklarını kendine çekip yorganı başına çekti.

Leva kızgın ve şaşkın bir sesle ;
– Leva mı kim? Burada bütün serilerim var işte, okuma zahmetinde bulunamadın mı? Yoksa okudun da beklediğin gibi mi çıkmadım? Dedi.

Fu, bir yabancının odasında bulunmasına değil de onu tanıyamamasına üzüldüğü için telaşlanarak;
– “Hayır, ben sadece Braille alfabesini okuyabiliyorum. “dedi.

Leva kızarak;
-“ Benim kitaplarım Braille alfabesi ile de çıkarılmadı mı? Bunu yazarım ve yayımcımla konuşmam gerekiyor.” dedi ve ekledi; “ Sahi ilk kez ağlayan bir kız görüyorum.  Kirbitçi Kız’ı saymazsak,  o hep dırdır eder. Sen de öyle misin yoksa geçerli bir sebebin var mı?”

Fu, anlatıp anlatmama arasında kararsız kaldı ve ne olacak ki diye düşünüp anlatmaya başladı;
-“ Şey… Soza ‘ya, ondan hoşlandığımı söyledim ama bana inanmadı. Görmeyen biri aşık olamazmış. Asla yürümezmiş. Ve bana güvenemezmiş dış görünüşüm ya bir gün bozulursa ne yapacakmış? Ben makyaj yapamazmışım…” derken sözünü kesti Leva;

–  “ Hevel de  Kain’e güveniyordu. Bak ne kadar ilerledi güvenleri. Kimse kimseye güvenemez ve bence hemen hemen Üç Elma Kızı’ndan daha güzelsin.”

Fu;
-“ Üç Elma Kızı mı? O da kim?

Leva;
– “ Onları da mı bilmiyorsun? Onlar masal âleminin en güzel üç kızı.  Bak anlatayım bir gün bir prens…” derken başka bir ses duyuldu;

– “ Ah bizim çok konuşan Leva, cücelerin en dırdırcısı. Odada eksik olan boyunun bıraktığı boşluğu sesinle doldurursun hep.” Dedi ve güldü.

Leva;
– “A, eski dostum Wenac,  Anka kuşlarının seni öldürdüğünü sanıyorduk.” Dedi.

Wenac;
– Beni bilirsin bir ölür bir dirilirim. “ dedi Gözü Fu’ya takıldı ve devam etti; “ Diğer iki elma kızı nerede? Dedi.

Leva tam da onun Fu olduğunu anlatacaktı ki Üç Elma Kızı geldi. Ve;

– “Buradayız gecikmedik umarız “ dediler.

Weniac pot kırdığını fark etti ve su ikram etti Üç Elma Kızı’na. Bu sırada, başka bir kitabın başka bir karakteri daha içeri girdi;
– Gecikmedim umarım” dedi ve ekledi,  “Kalksana kızın yatağından, onun odasındayız ve bu kadar güzelsin diye şımarma, diğer iki elma kızını ayakta da bekleyebilirsin” diye bağırdı. Sonra elma kızlarını görünce  başını öne eğerek Leva’nın yanına gitti.

Leva;
–  “Tanıştırayım bu ev sahibemiz, kör Fu. Öhöm, yani Fu”
Şövalyelerden birkaçı daha içeri girdi ve birkaç kişi daha Fu’yu Üç Elma Kızı’ndan biri sandı.  Üç Elma Kızı bile uyuz olmaya başladı duruma.

Ve herkes oturacak bir yer bulunca Sir Lancelot;

– “ Arkadaşlar toplantıya her zamanki gibi büyücü geç kaldı.  Bu sırada Fu’nun sorunlarını çözelim” dedi…

Bu önerisini, Fu’yu kıskanan Üç Elma Kızı reddetti;
-“Biz buraya kaderimizi tayin etmeye geldik, bir kızı mutlu etmeye değil” dedi.

Nors mitlerinden fırlamış olanlar bu fikre hemen ısındı lakin adını kimsenin okuyamadığı Fransız karakterlerden biri;
– “ Saçmalamayın, bizim var oluş amacımız üzgünleri mutlu etmek, insanların umutlarını tazelemek.  Onları aşka inandırmak.  Bizler gerçeği reddedenleriz. Bu kızı gerçekler üzdü ise bizim işimiz onu mutlu etmektir .“ dedi.

Ve Tom Waits sesli tahminen odadaki en uzun sakallı olan Kısakuyruk;
–  “Anlat bakalım fındık, nedir sorun?”

Fu şaşkındı başlarda ama hemen alıştı oradakilere,
– “Beni sevmiyor işte ve ben  “görme kabiliyetim mi o mu?” deseler buna rağmen onu seçebilecek kadar seviyorum.” Dedi.

Kısakuyruk;
– “ Onu sevmek için ona ihtiyaç duyuyorsan, bu aşk değildir ki?  Bazı anlar vardır imkânsız şeyler olur. Mesela Üç Elma Kızı’ndan daha güzel bir şey görmemiştik daha önce biz.  Şu küçük İrlanda Cini güneşe gidip geldi ama sana bakamıyor. Güneşe bakabilmişti. Sakallı olan tek Kızılderili’yim.  En değer verdiğimiz şeydir toprak. Hepimiz ona aitizdir. Sen toprak gibi güzelsin diyeceğim ama insanlar toprak uğruna ölüyor.  Bu da toprağı kirletiyor. Düşün sen öylesine güzelsin ki toprağın o yükü olmasa belki cemaline bir az da olsa benzetilebilir. “dedi.

Moran devam etti;
-“Bizden biri olmadığına emin misin? Gerçek dünya için fazla güzelsin.” Dedi.

Gülüştüler. Fu’nun gözyaşlarından eser kalmadı. Teşekkür etti herkese ve tam o sırada bambaşka bir ses duyuldu;
– “ Umarım gecikmedim” diyerek büyücü geldi.

Leva ;
-“ Tabi ki geciktin, senin yüzünden kaç kişi şu kızı uykusundan ettik.” Dedi.

Büyücü;
– “ Bir büyücü asla gecikmez, sevgili Leva, bir büyücü erken de gelmez…” derken Kısakuyruk;

– “ Hayır , sen Gandalf değilsin ve başımızı telif hakları davası ile meşgul etme. Hadi gidelim toplantıya .”dedi.

Herkes, Fu’yu tanıdığına mutlu olduğundan ve ne kadar güzel olduğundan bahsetti Fu’ya ve sonra bir anda sessizlik oldu.  Bu sessizlikte Fu uyuya kaldı.

Birkaç saat daha babası kitaplığın önünde oturup Fu’yu izledi ve kendi gözyaşlarını sildi.  Maalesef ki hayat bir masal değildi. Gandhi bile elinden gelen her şeyi yaptığı halde Müslümanlar ve Hindular arasındaki çatışmada  hakaret yemişti.  Yaptıkları asla halkına yetmedi. Peki, Fu’nun sevmesi, ölesiye sevmesi nasıl Soza’ya yetecekti ki? İnsanlar ellerindeki şeylerin hatta çoğu zaman ellere sahip olmanın bile değerini bilmezdi.  Gökten üç elma düştü, anlatanın başına  dinleyenin başına ve tek başına Üç Elma Kızı’ndan da güzel olan Fu’nun başına…

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Next Entries »
Mevcut Yazıların Sahibinden İzin Alınmadan Kopyalanması ve Kullanılması
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası Gereğince Göre Suçtur.

Tüm Yasalar ve Kurallardan Öte,
Site Üyelerine Ait Yazılı ve Yazısız Her Türlü Eserin Telif Hakkı Vicdanınızın Derinliklerinde Saklıdır ve Kopyalanamaz.

Doğum
08.Kasım.2005
Ölüm
31.Mayıs.2008
Reenkarnasyon
11.Temmuz.2011
Vahdet-i Vücûd
08.Kasım.2011