Şifa

Yazar:

on Eyl 9, 2014 @ 19:25

Siyah Limousine’inde, gri sokaklarda ilerlerken bir sonraki toplantıya kadar olan boşluğu nasıl değerlendireceğini düşünüyordu. Araç, cadde trafiğinde yavaş yavaş ilerliyordu. Şoförüne ara sokaklardan gitmesini söyledi.  Yavaşça en müsait sokağa girildi lakin yol, uzunca bir müddet devam etti. Yol sağa ya da sola sapak vermemekteydi. Ve gittikçe koca göğü tutarcasına uzun olan beton binalar, yerini iki katlı, balkonunda çamaşır asılı, üzerine boya atacak parayı bulamamış adamların sıva rengi evlerine bıraktı.  Araç yavaşça yolun sağ tarafına çekmeye başladı. Ve şoför özür dileyerek lastiğin patlamış olabileceğini beyan etti.

Arkada İtalyan takımlı, saçları parlak jöleli, beyaz tenli, iri yeşil gözlü şirket sahibi dışarıya göz gezdirdi.  Yerde oturmuş olan yırtık kadife pantolonlu, saçı sakalına karışmış adama baktı. Adamın saç ve sakalları gri idi. Teni esmer gözleri kahverengiydi. Adam araçtan çıktı. Dışarıda telefonla yol yardım servisi ile konuşan Şoför;
– “Efendim, araçta kalsanız daha iyi. “ diyerek beyefendiye yöneldi.

Adam elini umarsızca sallayarak şoförüne “ Boş ver” dercesine bir bakış attı.  Evsiz adamın yanına oturdu.  Saçını kaşımayı bırakan evsiz, İtalyan takımlı beye baktı.

İtalyan takımlı adam;
– “Kabalığımı mazur görün izin almadan yanınıza oturdum. Ben, Walter Ezca Şirketi Ceo’su .” derken evsiz sözünü kesti.

– “ Adından önce unvanını söyleyenler genelde unvanlarını kazanırken karakterlerinden öylesine feragat etmişlerdir ki unvanlarından başka bir şeyleri kalmamıştır.  Unvanınız burada değersiz. Burada toplantı salonlarınız, girişteki danışmada altmış kişi arasından sadece gelenlere “Merhaba” demek için seçilmiş olan güzel kadın çalışanınız, telefonlarınızı bağlayan sekreteriniz, kahvenizi getiren officeboy’unuz yok. Burada sadece bir kişiliğiniz var. O da maalesef ki bir meslek kolu ile tanımlanamaz. “ dedi

Takım elbiseli;
– “Bizim dünyamız size samimi gelmiyor değil mi? Gelmemesi de gerekir. Binlerce dolarlık telefonlarımızda binlerce kişilik hafıza olmasına rağmen kartvizit veririz birbirimize. Çünkü biz, “zamanımız bizim için çok değerli” imajı yaratmalıyız. “ Seni telefonuma kaydederken harcadığım sürede binlerce dolar kazanıyorum ben. “ demenin başka bir yolu kartvizit vermek.  Arabamın lastiği patladı ve ben hangi kamu spotları ile hangi hastalıkla, hangi insanların beynine girmeliyim ki daha fazla ilaç satabileyim diye düşünürken, aracıma yedek lastik almayı unuttuğumdan şu an burada oturuyorum. “ dedi.

Evsiz ekledi;
-“Yolun kenarında oturuyorum. Şoför, lastiği değiştiriyor. Geldiğim yerden hoşnut değilim, Gideceğim yerden de. Öyleyse ne bu sabırsızlık, Beklerken lastiği değiştirmesini…” (*)

Walter Ezca Ltd. Şti. Ceo’su
– “  Sahi,  hayatım boyunca kimseye adımı tek seferde söylemedim.  Hatta kartvizitimden okuyanlar, sesimden duyanlardan fazladır. Öylesine sağlığı pazarlamakla meşguldüm ki… Kanser hastalarından 300 doları olmayanlar ölsün diye o kadar güvenlik elemanı aldık ki… “Bizim işimiz şifa “ sloganlı,  o yılanlı ve kadehli bayrağın arkasına öyle sığındık ki insanlar, bizi Camsab’a güvenen ve şifanın kaynağı olduğu düşünülen Şahmeran kadar temiz ve hor görülmüş sandı. Asıl hikâye öyle değil. Tarçınlı çay içseniz bile üşümeniz geçer.  Ama bunu bilemezler. Bilirlerse piyasadaki zilyonlarca C vitamini hapını ne yapacağız?  Karabiber ve biraz bal, boğaz ağrınıza iyi gelir. Ama ya bunu bilirseniz o Latince isimli ağrı kesicilerimizin akıbeti ne olur?  “

Evsiz;
– “ Günah çıkarmak için yanlış kişidesin evlat. Kilise daha ileride.” Dedi alaycı bir ses tonu ile.

CEO;
–  “ Zamanı ile bizim gibi şifacılar bunu bitkilerle yapıyorlar diye onlara “cadı”  diyerek yakmış olan kilise mi?  Hani şu dileğimiz için muma 1 dolar verdiğimiz ama asla vergi ödemeyen kilise? Teşekkür ederim. 30 yaşının üstündeki zengin kadınların göğüslerini kurcalayıp para almak için “pembe kurdele”  fikrini bulmakla öylesine meşguldüm ki Tanrı görüş alanımdan çıkmış. Din görevlileri ve sağlık çalışanları aynıdır aslında. Umut aşılarız ve o umuttan para koparırız. “Bu ilacı alın, belki işe yarar. “  Olmalıydı sloganımız.  Alın petrolün bir yan ürünü bu, soğuk algınlığınız sebebi ile ağıran başınıza sabretmeyin alın bu petrol kapsülünü yutun.  Ve 2 yıl sonra kemoterapide görüşürüz.  Hatta durun daha iğrenci var;  güzel kızları toplar, onları otoyol fahişesi gibi giydiririz.  Adlarına “ilaç mümessili” der ve onları doktorlara yollarız. Onlar doktorlara, bizim ilacı yazmaları durumunda belirli şeyler vaat ederler. Bazen paradır bu, bazen “hediye” . Doktorlar gerekmese dahi kotayı doldurmak için bu salak ilaçları hastalara yazar.  “

Evsiz;
– “Daha kötüsü olabilir mi ?” dedi.

CEO;
– “ Var tabi daha kötüsü, muhasebe çalışanlarımızdan Bay Jerdon bana saygı duyuyor. “Efendim” diyor. Ben o adamın sırtından para kazanıyorum ve o geri zekalı tüm işleyen ekonomiyi bilmesine rağmen benden korkuyor.  Komik olan o adam bile farkında değilse sırtından para kazandığımın, hastalar nasıl anlayabilir ki?”

Evsiz yaklaşmakta olan yol yardım ekibinin aracına baktı. Araç yanaştı. Ve dönüp;
-“Sanırım bu bir veda sayın..?”

CEO güldü;
–   “ Adım kartta yazıyor.  Bir şikâyetiniz varsa ilaçlarımızda %30luk bir komisyon uygularım sizin için.” Dedi kartını verdi. Ve kalkıp evsizden uzaklaştı.  Tekrar arabasının arka koltuğuna oturdu.

Araç yolda giderken şoför sordu;
– “Merakımı bağışlayın efendim, neden mesleğinizi öyle anlattınız?”

CEO
-“ 2010 yılında Walter Ezca Şirketi’ne karşı çevreciler, şirketin önünde, hayvan denek kullanıyoruz diye protestolar yapıyorlardı.  O sırada her zaman, şirketin karşısında bulunan Byrc Sokağı’ndaki, kahvecide duraklar bazen şoförü yollar, bazen kendim alıp kafede oturup sabah kahvemi içerdim. Protestolar sırasında kahvecide bir kadınla tanıştım. Kadın, onu görenleri lobotomi görebilecek kıvama getirebilecek kadar güzeldi. Kadın hayat hikayesini ben kendi hayat hikayemi anlattım. Kadın protestoculardan biriydi. Evsiz bir aileden gelmekteydi.  Sokak hayvanları ile haşır neşir oluşundan, hayvanları sevdiğini ve hayvan deneklerin işkence gördüğünden bahsetti. Elbette ki haklıydı. Lakin ne yapabilirdik ki? İnsanlar pahalıydı. Ben, hastalandığında işimizin ciddiyetini anlayacağını söyledim.  Ses etmedi. Protestolar 2 ay sürdü. Polisi rüşvet ve teşvikle şiddete yönelttiğimiz halde çevreciler 2 ay orada kaldı.  Kımıldamadılar.  İlk başlarda ön saflarda gördüğüm kadın son bir aydır yoktu.  Ve en son dayanamayıp göstericilere sordum.  Vina’nın bir sabah kansere yenik düştüğünü söylediler. Ne pahasına olursa olsun bizim ilaçlarımızı kullanmamıştı. Ve benle konuşurken de kanserdi. Hep onlar sayesinde para kazanmıştık. Ama onlardan birini ilk kez görmüştüm.  Bu sebepten ne zaman evsiz ya da kanser birini görsem Vina’yı hatırlar kederlenirim.  Sonra hayat devam eder..” dedi ve camdan dışarı baktı. Yol da hayat da devam ediyordu…

(*) “Lastik Değişimi” /  Eugen Berthold Friedrich Brecht

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Monodiyalog

Yazar:

on Eyl 6, 2014 @ 12:34

-     “  İşte burasıydı Shaad, bana aşık olduğunu söylediği ve ağladığı yer bu sokak işte.  Arnavut kaldırımlı, yağmurda ıslanmış zemini, Fransız mimarisine benzeyen binaların camlarından gelen ışığı yansıtarak geceyi aydınlattığı sokak… Şu sütunun önünde ağladı ve dizlerinin bağı çözüldü, yere bıraktı kendini ağlayarak.  Ben de onu tutmaya çabalarken onunla diz çöktüm. Dudak dudağa, göz gözeydik. Aşkını itiraf etti. Sordum “aşk mı yoksa alışkanlık mı?” diye, “aşk” dedi. Shaad, o yokken kollarımız neden vardı? Ona sarılmayacaksak neden kollarımız vardı? Bilinen neden 252 dil vardı? Onla konuşmama sadece bir tanesi yetecekse? “ derken Shaad kendi sözünü kesti;

–   “ Sahi bir tanesi yetmiyor onla konuşmaya. Beş dil kullandık onla anlaşmak için. İltifatları değil gerçekleri söylemek için. Kaldı ki iki tanesine hâkim dâhi değiliz. “

Bir apartmanın giriş kapısının merdivenlerinde, yan yana oturdu Shaad ve Shaad. Biri sigara yaktı. Diğeri, ıslak gecede değer verdiği tek damlanın onun gözyaşı olmasını anlamlandıramadı.

Shaad aynı kıyafeti giyen ama sigara içen Shaad’a;
–     “Cennet burası olabilir mi? En güzel şey burada oluyor.  Belki bahçe değil bir ara sokaktır cennet.” Dedi.

Sigara içen Shaad;
–     “Kaybedeceklerimizi kazanmak hep güzel gelir.  Kaybedince, en başta onları kazanmanın lanet olduğunu anlarız. Bir zaman sonra bu sokak sana cehennem olmaz umarım.” dedi.

Sigara içmeyen Shaad;
–    “Yolun sonuna geldik eski ben.  Artık o var. Teşekkürler beni buraya kadar taşıdığın için. Benim için bunca şey yaptığın için. “

İçten bir sarılma oldu. Eski Shad haklı olabilirdi lakin mutlu olan yeni Shaad’dı.  Eski Shaad son nefesini aldı sigaradan. Sokağa attı sonra izmariti. Ağzından sigara dumanını verirken ekledi;
– “Umarım hep yan yana olursunuz, Shaad” dedi.

Yeni Shaad ekledi;
– “ Hayır. Samimi bir kelime değil, o ya da onlar. “Yan yana “, “beraber” anlamı taşısa da ayrı iki kelime. Biz hep “beraber”  olacağız. “ dedi.

Ve eski Shaad elini, üç parmağı açık şekilde salladı “görüşürüz” maksadı ile.  Ve yeni Shad tek başına kaldı sokakta.  Tek başına idi sokakta. Lakin o vardı. Yalnız değildi.

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Vurgun

Yazar:

on Ağu 30, 2014 @ 19:41

Klasik sorgu sahnelerinden birinde idi.  Işık başını aydınlatıyordu. Kaşlarının gölgesi yüzüne düşüyordu. Polisler görülmüyordu.  Sadece darp aldığında, polislerin ellerini anlık görüyordu. Ve konuşmaya başladı;

– “ Plan benimdi aslında. Beyaz bir araba kiraladık. Çünkü en yaygın kullanılan araç rengiydi.  Araba mezarlığından beyaz bir aracın ön ve arka plakasını çaldık, bizim araçtaki ile değiştirdik. Freyja, bana ve Saila’ya makyaj yaptı. Kadın gibi giyindik. Aracı İzra kullanacaktı ve araçtan çıkmayacaktı.  Freyja bizle gelmeyecekti. Çünkü onun işi soygun öncesinde etrafı kolaçan etmekti. iki ay boyunca düzenli olarak kuyumcunun karşısındaki kahve dükkanında oturup gazetesini okudu. Soygunda görülmesi büyük riskti. O sebepten o kararlaştırılan evde bekledi. Kuyumcuya sadece ben ve Saila girdik. İzra arabada motoru çalışır şekilde duruyordu.  İçeri girdik. Bayıltıcı mermi ile çalışan tek kişiyi vurduk. Vitrindeki malları aldık ve 78 saniye sonra çıkış yaptık. Plan aslında çok basitti. Polis, güvenlik kameralarında kadın kıyafeti giymiş kimseleri gördüğünden ve  başa geçirilen kadın çorabında ruj lekesi göreceğinden kadın arayacaktı her beyaz arabada.  Araca atladık. Araç bir kilometre sonra ormanlık bir araziye saptı. Orada, aracın gerçek plakası takılacaktı.  Hurdalıktan alınan plaka, silah, altınlar ve kadın giysileri tek bir çantaya kondu ve bana verildi. Araç kararlaştırılan güzergahta ilerlerken polis yolu yarmış ve yanlış plakalı beyaz bir araçta üç tane çıtır kız arıyor olacaktı. Malum Saila erkek olmasına rağmen güzel bacakları vardı. “ dedi ve güldü çaresizce. Sonra devam etti;

“ Araç durdurulup aransa bile içeride hiçbir şey bulunamazdı. Ben ise ormanın az ötesindeki durakta otobüse binip Freyja’nın evine gidecektim, elimde 50.000 dolarlık bir çantayla. 1 haftalık gıda stoğumuz vardı. Aracı geri teslime sadece İzra gidecekti. Ve her şey normale dönünce plakalardan, silahtan, giysilerden, hatta makyajımızı temizlediğimiz ıslak mendillerden dahi gömerek kurtulacaktık.  Nitekim plan işe yaradı.  Soygundan 1.5 saat sonra güzeller güzeli Freyja’mın evinde buluştuk.  Araç trafikte iken polis tarafından aranmış, İzra çekinse de, Saila şüpheye mahal vermemiş. Tahmini 50.000 dolarlık bir vurgundu. Ancak tek sorun, altını elden çıkarmak olacaktı. Altınları eritip kendi yaptığımız külçe kabında donduracaktık.”

Polislerden biri söze karıştı;
– “ Külçe altının seri numaralarını nasıl hallettiniz?”

– “ Çok basit. Bir tane gerçek külçe altın aldık. Hepsini onun seri numarasında bastık.  Ve zaten plan hemen elden çıkarmak değildi. Birkaç ay bekleyecektik.  Kara bir yol bulursak oradan akışı sağlayacaktık. Birinci ayda İzra ve Freyja çok gerildi. Hemen çıkaralım ve bitsin dediler.  Kibrit çöpü çekiştik kısa olanı ben çektim.  Her ay birer tane elden çıkardık. Para harcanmadı. Hep farklı illerde bozdurduk.  Lakin işte aç gözlülüğümüzden yakalandık. Son iki külçeyi altınımız kalmadığından 980 gram olarak bastık.  Ve işte elden çıkarırken yakaladınız beni. “ dedi.

Polis;
– Diğerleri nerede peki şu an? Freyja, İzra ve Saila?

Zanlı;
– “Germo Havalimanı’nda check-in yapıyorlardır.  Her zaman İskandinav ülkelerine ilgi duymuştuk.  “

Polis ;
– “Onlar hayatlarını yaşarken hapiste çürür müsün? İşbirliği yap.  Onları da yakalayalım. Güzelim planın onları cennete, seni cehenneme sürüklüyor bak… “ dedi

Zanlı;
– “ Bertolt Brecht’in dediği gibi, “Sürünür yerlerde sizin gibi biri, siz yukarılarda uçtukça” “

Polis;
– “Yani yakalanmak vardı zaten risklerin arasında? Hayatını, güzelim gençliğini, iyi bir üniversiteyi çöpe atmak vardı? Birinin rızkını yediniz. Organize suç işlediniz planlı bir şekilde…  Bu seni müebbet hapse atmaya yeter.”

Zanlı;
– “ Hayır. Adama zarar vermedik. Zararı sigortası karşılayacak.  50.000 dolar bize çok gelse de, o büyük sigorta şirketleri için sadece bir imzalı kâğıt parçası.  Ve aslına bakarsanız silah bayıltıcıydı.  Yani kasıtlı cinayet dâhi yok. 25 yıl en fazla yerim bence. “ dedi.

Polis;
– “Bu adamları yakalamamıza yardım et.  Planı onlar kurdu de. Silahı Saila ateşledi de. 7 yıla çık. Tanık korumaya alın.  Şu kaçtığın askerliği dâhi yapma.  Kimse vatan haini demez sana?

Zanlı;
– “ Bedenim burada olabilir lakin ruhum onlar kadar özgür. İlk kez sevdiklerim için bu denli güzel bir şey yaptım. Saila ,İzra ve Freyja  bar, bar Norveç’i gezerken ben onları hayal edeceğim. Mutluluktan gözümden yaşlar gelecek. Çünkü; bu dünyadaki en büyük mastürbasyon sevdikleriniz için kendinizi feda etmektir. Askerliğe gelince; eğer o benim “vatani” görevim ise ben neden vergi veriyorum? Devlet ne kadar çok görev yüklüyor bize?  İkisi de vatani görevim ise, karayolu kullanırken ya da köprüden geçerken neden para veriyorum?  Asıl en büyük organize suç devlet değil mi amirlerim?  Rütbeleriniz, apoletleriniz de olsa şu an ben oturuyorum ve siz ayaktasınız işte. Ben savaşımı kazandım. Sevdiğim kadını ve arkadaşlarımı mutlu ettim. Hem de tüm meslek hayatınızda sizin eşlerinizi etmediğiniz kadar.  Onlar göktaşları kadar özgür.  Ben burada bir insanın ulaşabileceği en üstün orgazmla oturuyorum. Sisteminize ve sinirlerinize zarar verdim.  Hapse düştüğüm için askere gitmeyeceğim.  Sevdiklerim mutlu. Oyun bitti sayın memurlar.  Ben kazandım.  Ordularınızı, kolluk kuvvetlerinizi,  araçlarınızı, kameralarınızı, mermilerinizi, silahlarınızı, radarlarınızı atlattım. Ve bilerek bu kadar basit bir hata yaptım ki yüzünüze mutlu bir şekilde bağırarak “Ben kazandım işte. “  diyebileyim. “ dedi.

Polislerin kanı dondu. Suratından kanlar akan bu genç, tüm teşkilatı satrançta yenmişti. Ve polisler piyon olmakla o kadar meşguldü ki savaşı sadece şahın kazanacağını unutmuşlardı. Ve maalesef ki; “o güzel insanlar, o güzel uçaklara binip gittiler.”  Sahi gerçek vurgun kuyumcudaki miydi? Yoksa içindeki bütün güzellikleri Freyja’ya kendi rızası ile veren zanlının bedenindeki miydi?

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Boğularak Doğanlar

Yazar:

on Ağu 27, 2014 @ 1:27

httpfc02.deviantart.netfs70i2011024easuffocating_by_xrainpeltx-d37ylwd.png

Higher by Jason Becker on Grooveshark

Uzun süren suskunluğuna bir son verebilmişti sonunda zihni. Doğanın özünden gelen ve göremeyen gözlere sadece istemsizce akar gibi görünen bir nehire dönüşmüştü düşünceler yine. Mutluluğun yerine tercih ettiği huzur, nöronlar arası elektriksel akışların tutsaklığına bir son vermişti. Dört bir yanı saran huzurun sarhoşluğu, her nefeste havaya bıraktığı duman ve karanlık yalnızlığını şenlendiriyordu. Görüntüler seslere dönüştü, güzel karanlık çöktü iyice, rüzgar gibi üstünden akıp geçen hisler, uçurumdan atlamış bir adamın ferahlığını kattı ruhuna. Kaybettiği oyuncağını bulmuş bir çocuğun sevinci, yeniden keşfetmeye ve sahip olmaya dair aklına gelebilecek tüm güzel klişeler, bir trenin lokomotifleri gibi ardıllaşmış bir ritimle tekrar tekrar akıp geçiyordu. Evet, klişeler de bazen güzel olabiliyordu. Limitini doldurmuş bir baraj gibi patlayıp yok olmayı beklerken, üstüne yağan yağmur bir tufana dönüşmüş, kendisiyle birlikte tüm yeryüzünü boğup her şeyi “bir” yaparak hediye etmişti yeniden ona. Herkes boğulmuştu akıp giden selde, her şey, selin kendisine karışıp su gibi berrak olamayan her şey. Herkesi kurtaramazdı. Önce kadınlar ve çocuklar! Dönüşebilirlerse. Çocuklar. Onların dönüşmeye ihtiyacı yoktu. Zaten tek kurtarabildiği de oydu ya…

Tekrar büyüdü, tekrar büyüdü, şükretti “belirsizliğe” ve tekrar büyüdü. Bir sonraki tufana kadar.

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Vadideki Balzac

Yazar:

on Ağu 26, 2014 @ 17:37

   Bir pul kadar değersiz ve bir o kadar gezgindi. Bu koca vadide çantasındaki yükten daha fazla ağırlık yapıyordu umutları.  Güzel kokan sakallı adamlar aşkı ona yanlış anlatmış olmalıydı.  İşte yine yollardaydı.  Bir gece daha yan yana yatabilmek isterdi şüphesiz sevgilisiyle, kız Balzac’a  sarılmasa  dahi.  Sahi, gece uyurken sarılmayanlar sabah ne kadar aşık kalkabilirdi?  Ya da biten bir gecenin sonunda bitmeyen şeyler vuku bulabilir miydi? Bu cevapları arıyordu Balzac.

Her ağaç gölgesinde onu aradı.  Her açan çiçekte “Acaba o bu taç yaprakların arasında mı?” dedi.  Ayakkabıları yırtılana kadar, battaniyesinin bir parçasıyla ayaklarını sarıp sonra o battaniye eskiyip yenisini ayaklarına sarana kadar yürüdü.  Yerdeki karıncaları dahi takip etti, belki sevgilisine hizmet ediyorlardır diye…

Kız ise; aylarca dışarıda kalıp, sonra kendi evinizde yattığınız ilk gece kadar güzeldi. Flamasız bir dünya kadar güzeldi.  Sevgili olduğunuz halde, hala çaktırmadan bakmaya çabalayacağınız kadar güzeldi. Hatta güzelliği korkunçtu.  Lakin Balzac bulamadı onu bu vadide. Burada bir yerlerde olmalıydı işte. Yer ve göğün arasında olması gerekmekte idi. Günler yerini aylara bıraktı.  Balzac kızı bulamadı.  Dağ doruklarında seraplar gördü. Ve ölüme her yaklaştığında vaha değil kızı gördü.  Kızı böylece buldu ama gerçek aşk kızda değil Balzac’daydı.

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Kaybolmayan

Yazar:

on Ağu 20, 2014 @ 0:40

httpfarm3.static.flickr.com290414059262557_22c4517477_m.jpg

Gündüze karışıyordu gece, uzayıp tükettikçe büyüyordu,

Bir an önce,

Sarmalıyım bedenini, tütünümü sardığım kağıt gibi narin ve ince,

Seni yakıp içime çekmeden önce, kollarımla kavramalı sert ve sessizce,

Bedeninin her kıvrımı, her çizgin başka bir rota, yeni bir bilmece,

İşte yine güneş doğuyordu ve kayboluyordu silüyetin yenilerek gerçeğe,

Yokolan varlığınla boğazında gevşeyen ellerimden doğduğunda yeniden o gece,

Dudaklarım vaftiz edecek bedenini,

Ve kelimeler süzülecek.

-Seni istiyorum.

Hep mi?

-Hayır, hiç olana kadar.

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Yeşil

Yazar:

on Ağu 16, 2014 @ 0:27

     Lükslerin en büyüğüydü aşık olmak.  Kalbin içerisinde sağ kalanları aramaya çıkıyordunuz. Yağmurlu bir havada filikalarla gemi enkazının arasında dolaşıyordunuz.  Ağaç görmeyeli günler olmuştu.  Size sevmeyi öğreten kitaplar ıslanıp mürekkebi akmış eski kâğıt parçaları olmuştu. İşe yaramaz haldeydiler. Bu sevdada yalnız başınaydınız. Sokağı ve hatta onun çocuklarını bile özlediniz. Yağmur öylesine şiddetliydi ki filika bile yavaşça doluyordu.  Bu şeyden sağ kurtulan var mıydı sahi?

Suda onun sureti vardı lakin onda boğulacak cesaret var mıydı sizde? Gemi dibe çöküyordu. Sağ kalanlar varsa bile onlar için tek temennimiz, hızlı ve acısız bir ölümdü.  Enkazda kurtulan olmadı. Yarın, sahte, üzgün bir ifade ile televizyondaki sunucu sevenlerinize baş sağlığı dileyecek. Kurtarma ekibi tekrar karaya çıkabilecek mi? Sahi, sevenlerimizin alt kümelerinden biri neden sevdiğimiz olamadı hiç?

Şüphesiz yarın, uyanmak istediğiniz günlerden biri olamadı yine.  Bu bir işkence olmalıydı. Hep yarın olması… Hem zaten güneş kaç kere peş peşe doğabilirdi ki? (*) Her yeni günde, yarının gelme olasılığı biraz daha azalmıyor mu? Peş peşe kaç kere siyah ya da kırmızı gelebilir ki? Lakin o, ruletteki “Yeşil”di işte.  Otuz yedide birdi. Ya da pokerde en üstün el olan, 649,739’da 1 olasılığı olan Royal Flush’ınızı tamamlayan bir Kupa Kızı’ydı.  Ve siz batan bir geminin yanında sırılsıklam olmuş bir filikada ayakta,  şapkanızı çıkarıp göğsünüze koyup ölenlere yas tutarken, evet evet bu formaliteyi yaparken zatürre olmalıydınız.

Ya da belki de o gemi hiç kaza yapmadı, çünkü hiç var dahi olmadı. Belki de aşk, katatoninin farklı bir basamağıydı sadece…

(*) Güneş doğmaz dünya döner

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Bruyère

Yazar:

on Ağu 14, 2014 @ 13:53

Büyük, görkemli, gotik mimari eseri olan balo salonunun, yüksek tavanına bile sığmıyordu güzelliği. Orada beyaz tenini kavrayan askılı, siyah, sade elbisesi ile duruyordu, elleri önünde birbirine kavuşmuştu. Saçları omuzlarını bazı bazı gizliyordu. Öylesine masum bakıyordu ki yaşadığınız anlarda girdiğiniz günahları hatırlıyordunuz ve her nefes aldığınız anda, benliğinizden utanıp, yaşadığınız için pişman oluyordunuz.

Adam şüphesiz bilseydi, siyah kumaş pantolonunun üzerine giydiği kolları kıvrılmış, dar, beyaz gömleğinin üzerine giydiği gri yeleğinin düğmesinden tutmaz, o elinde seccade taşırdı ki, orada, o güzelliğe ibadet edebilsin. Kadın da onu fark etti, ellerini çözdü adama doğru yürümeye başladı. Kadın yaklaştıkça, salon küçülüyordu. Duvarlardaki melek motifleri kadına kıskançlıkla bakıyordu. Eğer bir yerlerde, bir Tanrı var ise, yarattığı günden, bu güne kadar bu kadını izlemekten yoksullara rızkını vermiyor olabilirdi.

Adamın bütün savaşlarında zırhı vardı lakin bu son savaşta, göğsünde sadece ince siyah bir kravat vardı. Bu son savaş, en zoruydu onun için. Gürz sallamayı öğrenmişti. Ama vals onun için imkansızdı. Kadının kokusunu alıp nasıl bayılmadan dans edebilirdi ki? Ve şüphesiz salon bir müzik kutusu ise, o da balerini gibi sonsuza kadar aynı figürle dans edebilirdi sevdiği kadının yanında. Elleri ellerine kavuştu, tam cümleler önem arz edecekti ki, An der schönen blauen Donau, yaylıların değerini anlatırcasına yükseldi salonda. Ve vals başladı.

Dışarıdaki sokağın adı neydi? Hava nasıldı? Dünya yörüngesinden çıkmış mıydı? Belki de dünya yok olmuştu ve son yaşayanlar onlardı. Ve bunun hiç mi hiç önemi yoktu. Johann Strauss II bir aşkı daha alevlemişti. Kadın korkuyordu. Ya 00.00’dan sonra arabası bal kabağı olursa? Arabacısı fare olursa? Kadın korkuyordu, adamın kollarında, üflemeliler hüzünlü kısma geçtiğinde…
El ele tutuşup koşmaya başladılar, balo salonundan çıktılar ilk gelen taksiye bindiler. Timpani ve diğer vurmalılar armoniye eşlik ettiğinde, plakasının önemi olmayan bir takside, arka koltukta aşıklar bakışıp gülüyordu. Yaylılar ve üflemeliler son notaları hayatlarımıza duyururken, aşıklar yarına gidiyordu…

Sahi yarın var mıydı, bilinmez ama taksi farları yol kenarında süpürge otlarını belirgin kılıyordu. Koca bir pembeliğin içinde inip, süpürge otlarının arasında, balodan çaldıkları şampanyayı açtılar. Ve yarın var mıydı, bilinmez ama bu gün beraberlerdi işte. Ve eğer bir yarın varsa ikisi de yan yana olabilmeyi isterlerdi. Sahi, bu sefer bir yarın vardı. Bu güzel aşk bir güne sığamazdı. Yarın kesinlikle vardı.

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Su Kanalları Bölüm-1

Yazar:

on Ağu 13, 2014 @ 4:28

Türümürüzün direnişi konuştu;kanasusamış çaresizliğiyle belirsizlik için neden aradı bunun üzerinden iki yıl geçti…
Bu iki yıl,akıl inancın yol göstericisi olduğu için savaş yılları olarak adlandırıldı….
İki yılı sonlandırmak için sonsuz,bir şekilde uyduruldu…

Uçmak seyehat etmek için en iyi yöntem ama o kadar vaktim yok.Dış hatlara çalışan olarak girmek bana yeterli yetkiyi verdi elimdeki tek bilgiden yola çıkarak 28 şehirde 360milyon 736bin 823 dosyaya baktım.Geriye 3 şehir kaldı şansım %33,3-

Bearun:
2yıl 3ay 12gün olduğunu biliyorum işler yeniden karışıcakmış gibi hissediyorum.Burada bir arkadaşım var adı uran onu bulmalıyım yetkileri işleri %32 hızlandıracaktır.Onu bulmadan önce biraz paraya ihtiyacım var neden bilmiyorum ama şapkalı insanları seçme eğlimindeyim.Kimliğine ve kredi kartına bir kere bakmam yeter sonra cüzdanınızı düşürdünüz diyip parasından ufak miktar kendi amacıma havale ediyorum.Yorgunluğun etkisi dikkatimi biraz dağıtıyor ama önümde bulunan fırsatı bu seferlik kaçırmamayı tercih edicem şapkalı insanların görüş alanı şapkanın türüne göre belli ölçülerde azalır ama bu adam çantasını aldığımı farketmeyecek bile daha dikkatli olması için onu uyarmalıyım.Eğer bir dosya yada yazı hatta bir kağıt parçası bile görsem bakmam gereksinimi duyarım aradığım bilginin sihirli bir şekilde karşıma çıkmasını beklemiyorum ama bu böyle bir olasılığın olmadığı gerçeğini değiştirmiyor uranı aramadan önce adamın çantasındaki dosyaları karıştırmak yada önce uranı aramak arasında ikilemdeyim biraz önce düşündüğüm şey ikilemi bozuyor.
Bi şey sırf resmi diye renksiz olması zorunlu değil bununla ilgili tek bir kural bile yok ama ciddiyete saygısından dolayı her resmi evrak sadece beyaz fona yeşil yazılıyor.Yazılar tipik komplo teorileri ama neden resmi evrak niteliği taşıdığı aklımı karıştırıyor ama buna vaktim yok bir an önce onu bulmalıyım ışığı…
uranı cep telefonumdan arıyorum ikinci çalışta cevap veriyor durumu anlatıyorum severek yardım edeceğini belirterek bana buluşacağımız yerin 213.caddenin köşesindeki telani cafesi olduğunu söylüyor sabırsızlanıyorum.
%33,3-.Taksi bulmak epey zor ama buluyorum havalimanları şehirlerin her zaman dışında ve şehirler her zaman gri taksicinin adı alzey şirket numarası 3321421453,beyaz tenli oldukça sağlıklı gözüküyor hafif şişman yüzündeki yeşil gözleri yola dikkatlice bakıyor 40lı yaşlarda olmalı tek kelime etmedik ama onu hiç unutmıcam o yüzden her insanda beni hatırlatacak bişey bırakmak istiyorum.Camdan bakarken sırıtıyorum gri şehirler listem küçüldükçe renkleniyor.1 saatlik yolun ardından telefonum çalıyor arayan uran araması ilginç alzeyin saatiyle 1saat 22 dakika sonra görüşeceğiz.–benim.Biraz gecikeceğini söylüyor telefonu kapatıyorum uran özel bir insan uzun süre bi yerlerde kapalı kalması imkansız aynı zamanda sevdiği biri için bu tip birçok zorluğa göğüs gerebilecek kadar da iyi yürekli.Umudumu bazen kaybediyorum o yüzden bazı şehirlerde daha fazla duruyorum bunun
sistematik bir şablonu yok tamamen rastgele bu benim insan yanım buna tutunursam onu bulmam kolaylaşırmış gibi hissediyorum güçlü olmak için umutsuzluğumu da benimsemeliyim felaketlerden sonra dünya çok kötü bi yer oldu bunun vicdan azabını taşımak beni yorup umutsuzluğa daha da kötü insanlığa karşı git gide artan bir nefrete sürüklüyor.Tüm insanlar içten içe aynı ama nedense bulundukları ortama göre değişiyorlar da,konuşmaların %82’si yargılanma,hor görülme,aşağılanma gibi kaygılar ve böbürlenme,iyi görünme,daha iyi görünme gibi düşüncelerle baskılanmış halde oluşturuluyor.Edebiyatın güzel olması bunun gizliliğinin sadece bilinçaltı ve hayalgücüyle yani kişinin kendisiyle sağlanmış olmasından kaynaklanıyor.Normalden daha az kitap okuyorum ama ne normal bir zamandayız nede onu gördükten sonra gördüklerimin normalliği aynı kaldı.Bazı şehirler gereksiz kalabalık taksiciye para veriyorum ve geceleri pelerin giyip kahramanlık yaptığını hayal ediyorum.
Cafe dopdolu neyse ki dışarıda sigara içebileceğim güzel bir masa boş keyfim yerimde biraz söylüyorum keyfim yerinde değilken bira söyleme ihtimalim tutarlı %90.Ben boş kalabalığa bakarken ki o %33.3 bu şehirde,yarım saat geçiyor uran gelmek üzere aceleyle yaklaştığını görebiliyorum bu sırada bir bağırış duyuyorum bir kadın bağırışı o yöne baktığımda yaklaşık 120 metreden yüzüme doğrultulmuş silahı görüyorum ve bamm!.Etraf karanlık ama sesleri duyuyorum bağırış çağırış bu sırada üstümdeki ağırlık azalıyor uran üstümde ve soruyor -neler oluyor?.Her şey çok yavaş ateş eden adam 30’lu yaşlarında sarışın koyu mavi takım elbiseli silah siyah.Adamın bacaklarının olması gereken yere bakarken çok güzel iki yeşil göz görüyorum bu O!.Bu olamaz bu olmamalı neden etraf yemyeşil ve o kadar güzel bir yeşillikte değil diye düşünürken kusuyorum.Uran ikimizi de ışınlamış birini yanında götürmek çok enerji gerektirir peki neden bu ormanı seçmiş?.onu gördüm o oradaydı sadece yüzünü görebildim bu 2yıl aradan sonra muazzam bişey daha güzel olamazken yine de daha güzel,vurulmuş olma ihtimalini düşünmek istemiyorum yüzünde
acı belirtisi yok ama bulunduğu doğrultu çok yanlış olasılık %33,33.Bir kelime söyleyebilseydim ne söylerdim diye düşünürken uran uyanıyor.Pipi ışınlanmadan önce ona pipi dediğimi düşünüp gülüyorum uran buna bozuluyor -ne haltlar karşıtırdın? arabalarını gördüm gizli servis olmalılar.Düşünüyorum ama saçma geliyor bilmiyorum diyorum -bi şekilde öğrenmeliyiz tulsa ormanındayız burada dedemin evi var arabasını alıp yardımcı olabilecek bi arkadaşıma gidelim ve sakin olmayı kez beni korkutuyorsun.Söylediklerini yapıyorum sakin değilim ama aynı zamanda mutluyum onu gördüm diyorum ordaydı.6 saat sonra polislikten istifa etmiş ramon’un evindeyiz ancak eski karısının doğum tarihini söylediğimde elimden resmi alıp kim olduğumu soruyor.Televizyonu açtığı sırada cevap veren uran -…Sözü kesiliyor.-Televizyonsasın.Televizyonda kendi resmimi görüyorum dünya hükümetinin parlemento binasının havaya uçurulmasında ki şüpheliyim bu sırada aklıma çantada ki evraklar geliyor nasıl yaptığımı tam olarak biliyorum.Donuş iki insana bunun bir komplo olduğunu bunu benim yapmadığı söylüyorum uran bunu biliyor.
%33,3 şuan bu durumdan kurtulup onu tekrar bulup kaybetmeden sarılma ihtimalim değil.Geceyi ramonun evinde geçiyoriyoruz karısının adı cein,ölmüş birine doğum günü hediyesi alacak kadar çılgın ramon karısını çok sevmiş olmalı daha önce alınmış açlışmamış 2 hediye daha görüyorum.Ramonun kendine tehsis ettiği güç sadakat olmalı.
Sabah ilk iş olarak bu durumdan kurtulmak için savunma bakanlığının yolunu tutuyoruz uran orda çalışıyor 4 saat araba yolculuğu ve her kontrol noktasında ki korkudan sonra bakanlığın önüne geliyoruz uran arabayı parketmek için bakanlığın önünde yavaşlarken ani bi fren sesi duyuyorum ve uranın sesindeki paniği -dikat et.Kapıyı açıp çıkarken karşımda aynı takim elbise ve aynı silahı kullanan başka bir sarışın adam görüyorum ama onun ismini biliyorum ueyn -Bam! gözlerim kararırken yağmur yağmaya başladığını farkediyorum.Işık üstünde biraz bile düşünseniz ilginçtir kendinizi ışığın farklı bir türünden meydana gelmiş gibi düşünebilirsiniz kendiniz hakkında bile bileceğiniz şeyler şuan ışık hakkında bildiğimiz şeyler kadar.
Bembeyaz ışık gözlerimi kamaştırıyor alıştığımda yanımda uranı görüyorum uran dışında herşey bembeyaz ne oldu diyorum sesim güçsüz çıkıyor -cafede bi anda bayıldın 2gündür komadasın diyor.Kafe de mi? ama silah diyorum ya gizli servis,uran sırıtıyor rüya görmüş olmalısın diyor peki o diyorum?.Nedense çok az rahatlıyorum içimde bir şeylerde terslik var.uran ve doktor beni zorla tutmak istiyor ama hemen ben şehir yönetimi arşiv bölümüne gitmek istiyorum.uran kendisinin gideceğini söylüyor ona b harfindeki tüm kadınlardan yeşil gözlü,kumral her bir saç telinin ayrı ayrı güzelleşmek için işlev gören gökkuşaklarının uzantısı olduğu,resmi yeşilin gerçekten yeşil olmadığını gerçek yeşilin sadece onun yüzünde görebileceğini gösteren o yeşilin ışığıyla güzelliği sonsuzla katlanan yüzde bir kere tanık olduğum ve bir kere görmekle sonsuza kadar büyülendiğim uzayda çiçek açtırabilecek gülümsemeyi-tamam.Uran döndüğünde elinde 22tane dosya var beni dinlememiş olmalı hızla dosyalara
bakıyorum 12.dosyada onu görüyorum mutluluktan patlamak üzereyim adresi orda ama o silah sesini yeniden duyuyorum.Gözlerimi açtığımda yanımda yine uran var dosya elinde üzgün olduğunu söylüyor -öldüğünü bilemezdin.Ne zaman diyorum sesim çatlıyor içimde bişeyler ters gidiyor.
-2yıl.Kendimi dışarı atıyorum peşimde bir sürü insan var kalbim hızlanıyor nefesim daralıyor
hastanenin kapısının önü kalabalık bir cadde her yerde insanlar var öldüğümü görmüyorlar bile gazete bayiinin yanındaki direğe dayanıyorum ve aklım gazeteye takılıyor uran 2gün olduğunu söyledi o zaman bugün cuma olmalı ama neden 13yıl önce ki cumanın haberi orda gazeteyi elimde parça pinçik ederken farkediyorum bu haberlerin hepsi eski geri dönüp uranın boynuna sarılıyorum içimde bir terslik olduğunu biliyordum kendi içimde değilim.Ve perde kalkıyor boğazı bırakıyorum bu uran değil garip bir gücü var acaba beni gizli servis mi sorguluyor şuan doğru yerde miyim kafam patlamak üzere adam gülüyor -bravo oradan anlamanı beklemiyordum kim bu adam -geri dönmek ister misin? bu sefer sevgilin olabilirim bu sırada adamlarım da onu buraya getirir.Sinirleniyorum ama çoktan işaret parmağını başıma dayıyor ve BAM!
Işık üstünde biraz bile düşünseniz ilginçtir hem parçacıklı hemde dalgalı yapıda bu bana insan türünü anımsatıyor.Gözlerimin kamaşması geçtiğinde kafede uranla oturduğumu farkediyorum biram hala soğuk urana gizli servis ve silah diyorum başıma güneş geçmiş olabileceğini söyleyip sırıtıyor.Onu gördüğüm yere bakıyorum bir sürü insan var ama o orada değil.

Konu: Ne fark eder ki? | 1 Comment »

Vecd

Yazar:

on Ağu 11, 2014 @ 10:03

Gözyaşları bütün günahları temizleyebilecek kadar kutsaldı.  Var olmuş, olmakta olan ve olacak olan bütün kelimeler, güzelliğinin yanında soluyordu. Daha fazla kavrayabilmek isterdik onun güzelliğini.  En uzun saniyeleriydi hayatımızın öpmeye yeltendiğimiz andan,  dudaklarına temas ettiğimiz ana kadar olanlar.  Şeytandan daha büyük bir şirk koşma sebebiydi güzelliği.

Saçları, her telinin ayrı bir bilinci varmış gibi hareket ediyor, uyum sağlıyordu.  Gözleri o kadar güzeldi ki; Kıbrıs’a “barış” götürenleri bile unutuyordunuz.  Ve dünyadaki kötülüğü ve tamahkârlığı göremiyordunuz. Biten üçüncü şarap şişesinin hüznü ve huzuru vardı teninde. Bırakın tanışmayı, aynı topraklarda aynı dili konuşuyor olmak dahi mucizeydi.  Onu sevmek koşullarla uzlaşmamak demekti. Bırakın dokunmayı, baktığı yer dahi cehennemde yanmazdı.

Eğer varlar ise; Allah’ın rahmeti, Freyja’nın bereketi, Odin’in bilgeliği, Justicia ya da Tyr’in adaletiydi.  O, gözle değil kalple görülürdü şüphesiz çünkü Mevlana gerçek aşk için böyle buyurmuştu.  Baal ve Hüda arştaki koltuğu ona bırakmıştı. O konuşunca bülbüller susardı. Pervaneler mumu onla aldatırdı.

Cennetteki ilk dileğimiz değil bizzihati cennet-i ala olabilecek kadar güzeldi. Kelebek olsanız bir gününüzü onla geçirmek isterdiniz.  Polenle çoğalırcasına güzeldi.  Başrol değil, kâinat tiyatrosunun yazılma sebebiydi. Bütün karakterler, tipler, dekorlar onun için yazılmış, çizilmiş, yapılmış ve oynanmıştı. Ona bakarken, göz kapaklarınız gözlerinizi nemlendirmeyi unutarak açılıp kapanma refleksini yerine getirmeyebilirdi.

Korkumuz herkes gibi onun da bir gün yitip gitmesiydi. Şüphesiz gidecekti. Lakin izzetinefsi bir kenara bırakıp “kal” dememize değecekti.

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Next Entries »
Mevcut Yazıların Sahibinden İzin Alınmadan Kopyalanması ve Kullanılması
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası Gereğince Göre Suçtur.

Tüm Yasalar ve Kurallardan Öte,
Site Üyelerine Ait Yazılı ve Yazısız Her Türlü Eserin Telif Hakkı Vicdanınızın Derinliklerinde Saklıdır ve Kopyalanamaz.

Doğum
08.Kasım.2005
Ölüm
31.Mayıs.2008
Reenkarnasyon
11.Temmuz.2011
Vahdet-i Vücûd
08.Kasım.2011