Mantık

Yazar:

on Eki 28, 2014 @ 1:13

Bentro, elleri kelepçeli bir şekilde karakolun alt katındaki nezarete götürüldü.  Bir beyaz yakalı köleydi. Vergi cezası yüzünden gözaltına alınmıştı. Gergindi lakin şirketin avukatına güveniyordu.  Nezarethaneye girdi, memur onun kelepçelerini çözdü. İçerde uzanan, tahmini akranı olan bir kişi daha vardı.

Memur, Bentro ile alay edercesine;
– “ Evin kadar konforlu değildir ama en azından bağışıklığın güçlenir burada .“ dedi pis pis sırıtarak.

Akran;
-“ Adama rahat ver, belli ki ilk kez düşüyor buraya uğraşmasana .” dedi istifini bozmadan…

Memur;
– “ Uğraşırsam ne olur dümbük?” dedi.

Akran doğruldu, kalktı ışıkta yüzü belirgin olunca çapraz şekilde yüzünü ikiye yaran dikiş izi de belli oldu. Saçları uzun, dalgalıydı üzerinde bol kıyafetler vardı. Memura yaklaştı ve sert bir bakış lakin çok yavaş kelimelerle;
– “ Sen omzunda ülke bayrağı olan bir apolet taşıyorsun, sana amirin “ Ye!” demeden yiyemez, ”İşe!” demeden işeyemez, “Döv!” demeden dövemez “Vur!” demeden vuramazsın… Bu senin için zayıflık. Öngörülebilir kılıyor seni. Bir diğer taraftan ben ise, tahmin edilemezim. Senin ne yapabileceğini çok iyi biliyoruz, ama beni tahmin dahi edemeyiz.” Dedi.

Memur sinirli ve korkak bir gülümsemeyle nezaretin kapısını kapadı. Ve;
-“Çürüyün” diyerek gitti. Ayak sesleri gittikçe uzaklaştı ve en son bir kapı daha kapandı. Başka ses kalmadı.

Bentro;
-“ Teşekkür ederim… Bendeniz Bentro Casarini” derken sözü kesildi.

Akran;
– “ İsimlerimiz önemli olsaydı, onları biz koyardık. Ayrıca rica ederim.” Dedi.

Bentro;
– “ Dört trilyonda bir ihtimalle doğduk biz.  Adımızın şans eseri konması mı rahatsız ediyor seni? Bazı şeyler tercihlerimiz dışında gelişir.” dedi gülerek.

Akran;
– “ Bazı şeyler mi? Aslında her şey tercihlerimiz dışında gelişir. Kendinizi değerli kılmaya çabalamayın. Ha ama çok dert ettiyseniz adım;  Hobol ve bendeniz tabi ki de masumum.”

Saatler ilerledikçe içki masasından farksız bir ruh haline büründüler. Yavaşça uyukluyorlardı. Bentro;
– “ Ne işle meşgulsün?” dedi

Hobol;
-“ Var olmakla… Yani mevcudiyetimiz için öylesine gözümüzü karartıyoruz ki aslında hayatımızın sadece beslenerek yeteri kadar devam edebileceğini göz ardı ediyoruz. Ruh halimizi bozan işlerde çalışıyoruz ki SUV araçlar ile yoga yapacak uygun mesire yerleri arayabilelim. Sorunu çözüm şeklimiz zaten sorunun ta kendisi. Yedi Denizler’i gezsek de kendimizi bulamıyoruz.  Çünkü benliğimiz modern dünyaya ait değil.  Benliklerimiz basittir. Misal; “Mantık nedir?” sorusuna bile binlerce cevap bulabiliriz. Çevreyi algılamamızı sağlayan şey mi? Canlıların işletim sistemimi? Belki de Aristoteles’in ortaya attığı üç mantık ilkesi ile açıklanabilir? Sadece ilkini severim o üç ilkenin; “Bir şey, kendisinin ta kendisidir.” Aslen mantık, neden sonuç ilişkisi olan şeyler yapmaktır.  Bir adam sebepsiz yere, her zaman bağırırsa mantıksız olduğu düşünülebilir.  Lakin aynı adam sadece korkunca bağırırsa burada bir neden – sonuç ilişkisi çıkar ki bu da çok “mantıklı”dır.  Pekiyi biz bu kadar basit bir şeye neden yıllarca cevap aradık? Çok basit; değersiz olduğumuzu kabul edemedik. “

Bentro;
–  “Çok klişe olacak ama sevdiklerimiz var? Onlar için değerliyiz?”

Hobol;
-“ Rudeki iyi bir şair değil mi?  Yıllarca İran’a edebiyatı getiren adam olarak gördük, sevdik. Benim için Rudeki aslında beş para etmez bir divanî usullere göre hükümdar yalakası. Pekiyi biz neden seviyoruz? Çünkü  öyle öğrendik. Öğrenilmiş çaresizlik işte. Ailelerimizdeki mevzu da bundan ibaret. “

Bentro;
– “  Calvino’nun bütün hikâyelerinden bile güzel olan sevgilimiz? Ya sevgililerimiz? Onlar sonradan mı öğrendi bu çaresizliği? “Dedi yorgun bir halde gülerek…

Hobol;
– “ Biz sevgililerimiz için sadece boş zaman aktivitesiyiz. Bir hobiyiz.  “

Bentro;
– “Pekiyi ya siyaset? Devletlerin savaşması? Her şey beyhude mi?

Hobol;
– “Siyaset sadece entelektüel sınıfın altın günüdür. Hem savaşlar da ayrı bir pazardır zaten. Savaşlar hem reklam hem pazarlardır aslında. Karşı nezarethanede bir kadın olduğunu düşün. Görebiliyorsun. Ama asla elde edemeyeceksin. Elde etsen de yetinemeyeceksin. Çünkü sen tüm bu teknolojiyi sadece porno izlemek için kullanan bir…” derken uyuya kaldı.

Bentro düşündü.  Ve fark etti ki eğer evi, yattığı yataksa, işyeri köşedeki rutubet izi idi. Ve aslında hapishanenin her daim içerisindeydi. Çaresizliğini düşündü. Ve o da sonunda uyuya kaldı. İnsan hep basit bir varlıktı. Hayatını bile sorgularken uyuya kalabiliyordu. Hobol haklı değildi. Çünkü mevzu haklı olup olmaması değildi. İnsan her ne kadar Colombia mekiğinin facia ile biten sorununu çözebilmiş olsa bile hala açlıktan ölebiliyordu. Çünkü insan  basit bir varlıktır.  Çünkü , Aristoteles’e göre “Bir şey, kendisinin ta kendisidir.”

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Perde Sekiz

Yazar:

on Eki 17, 2014 @ 22:13

   Nuşirevan-ı Adil iken, Haccac-ı Zalim idi. O halde dinlerin vicdan üzerinde pek de sözü yoktu.  Aşkın nasıl sözü olacaktı ki? Işıklar sönünce herkes karanlığa gömülürdü. Kanımız bir günde damarlarımızda on iki bin mil ilerlerken, biz yaşamlarımızda bir arpa boyu yol gidemedik. Bir halta yaramadan yine sabaha çıktık işte. Yine çiçeklerin solduğu mevsimde yalnız kaldık. Tanrı’nın sorumsuzluğunun cefasını biz çekiyorduk.  Her gece güneş yeniden ışıldasın diye, o doğana kadar bekledik. Belki sokaklarımız aydınlandı ama hayatlarımız yeni doğmuş günde, akşamdan kalan sokak lambası gibi çaresizce son parıltılarını saçıp belirginliğini yitiriyordu. Lambanın son demleriyiz. Tarih boyunca yıkılan bütün şehirleriz ve kaybedilen bütün savaşlarız, ırzına geçilmiş her köleyiz biz.

Sanat, sadece bir avuntu. Bu köleler hayal edip, o hayaller için biraz daha çalışsın diye var. Dünyayı güzel gösterme çabası ve anlamsız hayata birazcık da olsa gaye koyabilme arzusu… Kimse, kimseye kavuşmadı aslında. Yazar sadece tatlı bir masal anlattı. Nef’i bile şahları övmekten sıkılmıştı. IV. Murad da en sonunda ona hiciv yazmayı yasakladı. Lakin Nef’i adının aksine faydaya bakmadı ve yazdı…  Sahi gerçekler odunlukta kementle boğularak öldürülebilir mi?

Tahir beğenmese de kelb (*) gibi yaşadık.  Kelb gibi geberdik.  İzzetinefsi düzülmüş hayatlara methiye düzmeye de gerek yok, ağıt yakmaya da…

(*)”كلب   “ (kelb) Arapça ve Osmanlıca’da “köpek“
Tahir Efendi ile Nef’i bu kelime üzerinden  birbirlerini taşlamışlardır.

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Savaş

Yazar:

on Eki 5, 2014 @ 23:39

Mantık tarafında siperde bir düzineden az asker kalmıştı. Buna rağmen plan işe yaramış Duygu tarafının başkomutanı ele geçirilmişti. Yere saplanan mitralyöz mermileri tozu dumana katıyordu. Kan ve toprak muazzam bir uyum sergiliyordu.  Yemek yapmaktan sorumlu Cuoco bile on yedi yaşında olmasına rağmen elindeki yarı otomatik tüfekle bir pagan tanrısı anıtı gibi duruyordu.

Mantık tarafının komutanı Cervello, Duygu tarafının komutanı Cuore’nin yakalandığını duyunca hemen siperdeki baraka bozması karargâha koştu. Ve işte iki ezeli düşman karşı karşıyaydı.  Nizami bir şekilde selamladı tutsağını Cervello.  Cuore elleri ve ayakları sandalyeye bağlı bekliyordu. Ve bilmişlik taslarcasına;
– “ Daha fazla adamınız olduğunu düşünüyordum açıkçası. Dokuz kişi kalmışsınız. Savaşı biz kazanacağız.  Bu çok aşikâr. Bırak ve bize katıl. Bırak biz o kızı taparcasına sevelim.” Dedi.

Cervello;
– “ Hayır mümkün değil. Çünkü o, yitecek işte. Sonsuza kadar bizle kalmayacak kadar güzel!  Bizi kıracak işte. Üzme bizi. Seni de üzecek. “ dedi.

Cuore;
– “ Ama o sonbaharda rüzgârla dans ederek yere düşen yapraklar kadar güzel. Bir şans ver! O bunu hak ediyor. “ dedi.

Cervello;
– “Tam olarak da sorun bu, onun layığı biz değiliz. Geçmişte de verdik bu savaşı. Hep, ikimizi de pusuya düşürdüler. Arkadan vurdular.  Yaşamın gururu yoktur. Rakiplerini öylesine umut doldurur ve sonra öylesine ezer ki kuyruğunu bir daha gün ışığına bile çıkamazsın. Yapma Cuore. Almasın bizi, bizden bizi… “

Cuore;
– “ Yaşam belki de güzeldir? Sen ulu bir komutansın. Yaşamı güzel kılarsın.”

Cervello;
– “ Yaşam güzel olsa bebekler ağlayarak gelmez, Cuore! “

Cuore;
– “ Ve lanet ağlak bebekler bilseler ki o var bu dünyada, inan bana ağlamazlar! Savaşı zaten kaybettin Cervello… Bu kızla ilgili bir hikâye anlatayım mı sana?” dedi anaç bir sesle.

Cervello “evet” dercesine başını salladı çaresizce. Gerçekten de savaşı kaybetmişti. Komutan Cuore beklenmedik derecede kolay bir başarıya imza atmıştı. Karmatîler Basra’yı yıktıktan sonra neden insanlar Bağdat’a taşınmasın ki? Cuore haklıydı. Savaş kaybedilmişti. Kapıyı aralayıp eli ile siperdeki askerlere teslim olun dercesine bir el işareti yaptı.

Duygu tarafının komutanı Cuore hikâyeye başladı;
– “ Ay ve Güneş bir gün, gündüz kim çıkacak ve insanlara o güzel yüzünü gösterecek diye tartışmaya girmişler.  Malum gece insanlar uyuyor ve Ay da Güneş de görülmek ister. Bunlar bizim girdiğimizden binlerce kat daha büyük bir savaşa tutuşmuşlar. O denli büyük bir savaş ki; Armageddon ‘da İsa ordusu ile Şeytan ordusu bile durulup bu savaşı izlemişler. Sonra Ay kaybetmiş ve utancından gece çıkmaya başlamış, güneş ise gündüzleri… Lakin Ay ve Güneş farklı zamanlarda iş başı yaptığından birbirlerini özlemişler. En sonunda göklerdeki hadım edilen tanrı Uranos, Ay ve Güneş’e acımış ve bu kızı dünyaya yollamış ki görev başında iken Ay Güneş’i özlerse ya da Güneş, Ay’ı özlerse bu kıza bakıp hasret gidersin. İşte o denli güzel! Lakin Uranos diğer tanrıçalar ya da gök cisimleri kıskanmasın diye bu kızın güzelliğine bir lanet bahşetmiş. Bu kız kendi kadar güzel bir şeye o kadar aşina olmak zorundaymış ki, kendi güzelliğini fark edememekteymiş. Ve en kötüsü asla kendini uyurken izlemeyecek olmasıymış. “

Cervello sipere yaklaşmakta olan düşman askerine teslim olup, ellerini onlara bağlatırken dönüp Cuore’ye sordu ;
– “ O denli güzelse kendine nasıl alışabilir ki? O güzelliğe alışılmamalı?”

Savaşı kazanan Duygu tarafı komutanı Cuore gülerek;
– “ O farkında değil bu güzelliğin. Farkına vardıracağız ve bizi kabul ederse onu layığıyla seveceğiz, layığı biz olamasak da…”

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Var

Yazar:

on Eyl 26, 2014 @ 20:33

Varsın insanlar yanlış bilsin adını, sana “cennet” desinler,

Varsın günahların benim olsun, ruhum her yandığında seni düşler.

Varsın dertlerin kalsın bana, senden sonra, şifayı kim, ne eyler?

Varsın şiirler sarsın dünyayı, seni hatırlatsın gazeller, rubailer…

Varsın Tanrı plan yapsın, sen yokken nedir ki günler, geceler?

Varsın umutlar tükensin, sen yokken şairler neyi metih eyler?

Varsın güller unutulsun, senin etrafında dönsün bülbüller…

Varsın, sen varsın ya, varsın ve var olacaksın…

İyi ki varsın ve var olacaksın.

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Dönüm Noktası

Yazar:

on Eyl 21, 2014 @ 23:58

Siyaset ve bürokrasi gerçekten eşit olmak için çok uğraştılar her şeye karşı. Öyle ki ortak özellikleri “bekletmek” olan bu iki sanat, barışa bile eşit davranıp diğer her şey gibi onu da askıya aldılar. Edebiyat ve diğer sanatlar sadece yandaş olursa devletten hibe alabiliyordu. Tıpkı her zamanki gibiydi kısacası… Sonra, abartmadan, kısaca, ağustos ayında ağaç gölgeleri kadar güzel olan mühendis kız, içeri girdi.  Şirketin CEO’suna baktı. Adam, kıza; “ Otur” dedi, masasının önündeki sandalyeyi eli ile işaret ederek. Kadın Gorandes Mühimmat Şirketi’nin mühendislerinden biriydi ve hemen söze girişti;

– “ Sayın Derjet, benim işim sabah 9.00’dan akşam 18.00’a kadar bir insanı daha hızlı, daha seri ve daha az tepmeyle nasıl öldüreceğimi hesaplamak. Ve bu işi sadece parası iyi diye kabul etmedim, bu işi bir ideal uğruna kabul ettim.  Devletimin beni koruduğunu düşündüm hep. Lakin artık iş çığırından çıktı, sokaktaki adamları bile vurmaya başladık. Ve artık katlanamamaktayım.” Dedi ve derin bir nefes alıp sustu.

Bay Derjet sahip olduğu Fransız aksanıyla;
– “ Evet gerçekten garip “ dedi onaylarcasına sonra umursamaz bir şekilde devam etti; “Lakin garip olan devletin silah ile masum birini vurması değil, sorun sizin bunu düşünüp umursamanız. Bizler, birileri ölsün diye silah tasarlamayız. Bizler silahları satmak için tasarlarız. “Kabzası elinize oturdu mu?” ya da “Dipçiği duvarınızın rengine uydu mu?” diye sormayız. Biz sadece satarız. Bütün şirketlerin yaptığı gibi, bir ürün tasarlar ve onu reklamlarla güzel gösterir sonra satarız. Devlet masumları tabi ki öldürür. Aslında ne var biliyor musun Vedia, sahi size adınızla seslenebilir miyim?” diye sorarak bir anlık olsun konuşmasını böldü. Panama için kanalı ne kadar önemli ise, o kadar güzel olan kız, başıyla Bay Derjet’ye izin verdikten sonra devam etti; “ Aslında ne var biliyor musun? Ben bir anarşistim. Yani tam bir anarşist anarşist değilim. Sadece belirli eylemlerim anarşi içerikli. Biliyorum,  şimdi siyah dar kot pantolonu giyen, Nietzsche’nin adını bir kerede yazamayan insanlar bana bakıp “ Anarşist yoktur çünkü anarşi “-izm” almaz “ diyecekler ama her gün kalkıp toplu taşıma ücretlerini ödeyip işe ya da okula giden insanların birileri ölünce, sağda solda miting yapıp “ O ölmedi” diye slogan atıp, en fazla bir seneye unutanlar gibi anarşist değilim.  Bence her etki bir tepki gerektirir. Bu yüzden Desert Eagle hala favori silahımdır. Devletin yaptıkları da bir tepki gerektirir. Ama insanlar yeterli tepkiyi gösteremiyor. “ derken Vedia sözünü kesti;

– “ Sizce tepki nasıl olmalı?”

Bay  Derjet devam etti;
– “ Bence tepki umursamamak olmalı.  Sevgilinizden ayrılıp, ilk kez onu kafede başka bir çocukla görünce takınmaya çalıştığınız zavallı tipleme gibi. Umursamamalıyız devleti. Onun işleyen çarkları biziz.  Bu fabrikanın güvenlik talimatları eksik, geçen bir sene içerisinde on dört işçi uzuvlarını kaybetti.  Ve hepsi de iktidar partimize oy atmaktaydı.  Biz bu devleti hak ediyoruz. Ve ben de en anarşist eylemi yapıyorum. Palahniuk tarzı bir anarşi;  Ben yedi milyardan en az beş milyarını öldürelim diyorum ki, kalan iki milyardan on dört tanesi uzuv kaybedince bu önemli bir şey olsun. Bu, beş milyar, sen ve benim sevdiğimiz kişiler olabilir. Hatta sen ve ben bu gruba dahil de olabiliriz. Korkunç bir plan olabilir. Ama sadece bir bakış açısı. Bizler gerçekleri görüyoruz. Bizler fazla çoğaldık.  Ve doğadan, selleksiyon görevinin devralınması gerekmekte. Bu işi ben üstlendim. Bizler katil değil, teknik olarak devrimcileriz. Hem de gerçek devrimcileriz. Devlet bize muhtaç. Onla işimiz kalmayınca silahı onun düşmanlarına satacağız. “

Vedia ;
– “ Aşık olduklarınızdan da bu denli vazgeçebiliyor musunuz? İşe yaramayan projeleri çöpe atabildiğiniz gibi? RQ-29’un çizimlerini görüp “İşe yaramaz.” Deyip çöpe attığınız gibi?”

Bay Derjet soğukkanlı bir şekilde devam etti, adam buzdan yapılmış olmalıydı;
– “ Aşk çok özel bir şey değildir. Bir zamanlar ben de yirmilerimdeydim. Her anı bir “dönüm noktası” sanırdım lakin hayatlar o kadar değersizdir ki, dönüm noktaları yoktur. Çünkü her nokta aynıdır. Çünkü her bitiş aynıdır. İnsan hayatı değerli olsa tam olarak (saatini kontrol eder) şu an fabrikadan ayrılan beş tırdan önde gideni yedi yüz adet B-234 taşıyor. Şarjör kapasitesi 40, her mermi saatte ortalama 800 km gidiyor. Son mermi namlu ısıdan genişlediği için basınç yetersizliği ile 400 km gidiyor. Menzil 1 kilometrede etki ediyor. 500 metrede kesin ölüm. İnsan hayatı değerli olsa, insanlar “O ölmedi!” demek yerine bu tıra saldırırlar. Lakin hayır, onlar sadece slogan…  Projeye ve aşka gelince; ikisi de aynı şeydir benim için; çünkü her şey aynıdır.  Projeye kadına baktığım gibi bakarım, ilk kalbimle, her detayına bakarım, kabzası ve namlusunun işlemeleri nasıl diye… Ondan asla vazgeçmeyecekmiş gibi. Sonra istatistiklere bakarım, kadının kelimelerine, aradığımı bulamazsam üzülürüm, üzülünce sinirlenirim.  Bir kadını ilk en üst noktada severim belki hak eder diye, sonra kesinlikle saçmalar. Tıpkı RQ-29’un talime çıksaydı yedinci mermiden sonra saçmayalabileceği gibi… Ve hızlıca “en üst noktada sevmek”ten, “sevmek“ noktasına düşeriz.  Sonra beynimiz ile karar veririz, girilecek masrafa değecek mi? Kârı, masrafından -ki masrafı vidasından, nakliyesinde görev alacak tır şoförünün maaşının sevkiyat başına düşen geliri de dahil- beş kat yüksek değilse sevmek yerini hızlıca tek gece, içkiliyken zevk olsun diye kullanmaya bırakır. Çünkü hayat aynı tutkuyu uzun süre hissetmek için fazla kısadır ve hayat yanlış kişi ile geçirilmeyecek kadar değersizdir.  Çünkü yanlış kişi o hayatı cehenneme çevirir ve uzunmuş gibi yaşatır. Ve kimi seçerseniz seçin o yanlıştır çünkü doğru kişi yoktur.  Bir silahı kusursuz kılan şey hayatı ve kadınları değerli kılar…  Öldürmesi… Erken biten her şey güzeldir tatlım. Eğer bu dünya Mısır ise, bizler onun Nil’iyiz. Şah damarıyız. Şimdi git bana öyle bir silah tasarla ki dünya güzel gelsin…

Vedia gülümsedi istifasını alıp buruşturup kalkarken anlık bir merakla sordu;
– “Sahi favori silahınız hangisi? Yani en geniş kapsamda? Sadece el silahı değil?”

Bay Derjet tebessümle cevapladı;
– “Gerektiğinde yanımda olan… Hayatta kalmak bu kadar basittir. Bahaneler, tercihler hayatını değerli gibi göstermeye çalışan salakların işidir. Hayat asla tercih meselesi değildir, hayat her zaman sadece bir yönelim meselesidir.”  Dedi  ve bir işçisine daha aynı konuşma ile hakim oldu.  Çünkü Vedia da özel değildi. İstifaya gelen iki mühendis toplamda beş çalışandan sadece biriydi…

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Perde Yedi

Yazar:

on Eyl 20, 2014 @ 22:49

   Bir dönüm noktasıydı işte, deniz kenarındaki parkları rakı bile ısıtamıyordu. Aranmadığınızı bilmektense telefonunuzun kapalı kalması daha iyiydi. Sanki sizin tercihinizmiş gibi duruyordu.  Umursanmadığınızı bilmektense bu sanki sizin seçiminizmiş gibi davranıyordunuz. O karavana binip sahil, sahil gezmeyecektiniz. Şu an elinizi tutanlar, yarın orada olmayacaktı. Ailelerimizin evcil hayvanlarıydık. Pavlov’un olmasa da, ebeveynlerimizin köpekleriydik.  Bir tarafı okyanus, diğer tarafı bozkır olan yollarda, üzeri açık, kırmızı 59’ model bir Eldorado ile ilerlerken radyoda “Born  To Be Wild” çalmayacaktı  ya da  bir sabah trenle ilerlerken yataklı vagonunuzda sevgilinizle beraber Karpatlar’a bakmayacaktınız.

Hayatınızın en romantik anı Fransa’da  “Café des 2 Moulins”’de değil belki de bugün mutsuz olmuş ve o mutsuz halleri ile evlerine gidip uyumayı planlayan insanların –çünkü yarınki işgünlerinde mutsuz olmak için enerjiye ihtiyaçları var- kullandığı bir metro çıkışının önündeki bir vergi dairesinin merdivenlerinde olacaktı. Lakin insan hep tamahkârdır. Asla yetmeyecek.  Asla olduramayacak ve asla kendini öldüremeyecek.  Ve nedendir bilinmez hep varoluşuna bir bahane arayacak –sanki varmış gibi- ve nedendir bilinmez (!)  varoluşuna bir bahane bulamayacak -sanki varmış gibi-…

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

İlk Yemek

Yazar:

on Eyl 18, 2014 @ 0:54

Çok gergin bir şekilde çaldı kapıyı. Liva, üzerinde sade, şık bir siyah elbise ile açtı kapıyı. İçeri buyur etti. Kot pantolonunun üzerine giydiği beyaz dar gömlek ve siyah ince kravatlı Vongard, sevgilisi Liva’nın papyon sevdiğini biliyordu lakin uzun sakalı yüzünden papyon pek doğru tercih olmayabilirdi ve büyük olasılıkla sakalının altından görülmezdi.  Liva şık siyah elbisesi ile Goldberry (*)  kadar güzel görünüyordu. Siyah, dantel eldiveni ile kusursuz güzellikte olan Liva’yı görünce, neden bu kadar rüküş giyindiğini düşündü. Hem de bu büyük günde… Sevdiği kızın ailesi ile tanışırken kot giyiyordu…

İçeri girdi.  Yemek masasının son eksiklikleri tamamlanıyordu. Aile bireyleri kalktı. Vongard ile tokalaştılar. Yemek masasına oturuldu. Bütün o rahatsız edici bakışlara şüphesiz Liva için katlanacaktı, çünkü Liva çok ağır bir rahatsızlıktan sonra alınan ilk sıhhatli nefes kadar güzeldi. Ve Liva’nın babası klasik soruların en can alıcılarına geçmişti;
– “Liva mesleğinden bahsetti lakin tam olarak gıda mühendisliği nedir idrak edemedik, açar mısınız bize biraz?” dedi ve portakal suyuna uzandı.

Vongard;
– “ Aslında daha çok gıda kimyageri diyebiliriz. Örneğin; uzandığınız meyve suyunun bütün ülke genelinde aynı tadı verebilmesi gerekiyor. Her paket aynı tada sahip olmalı değil mi? Peki sizce Colderia Gıda Şirketi ürünleri için gerçekten reklamlarındaki gibi eşit ücret verdiği çiftçiler ile mutlu bir şekilde, en güzel meyveleri toplayıp mı bu tadı her pakette tutturuyor? Bence hayır. Hatta çiftçi yok ortada. İşçi var.  Birkaç yıla makinalar olacak. Yerde yetişen bitkiler için bu uygulamaya çoktan gidildi. O çiftçi rolündeki amcaya 60 dolar anca verildi. Ve evet meyveler de taze ya da güzel değil. Kasalar ve konteynırlarla… Taşıma maliyeti düşsün diye deniz yolu ile tarlaların olduğu ilden, fabrikanın olduğu ile taşındı.  Ezildiler, bayatladılar ve evet gelen portakalın 3 katı kadar meyve suyu yapmalıyız? Ama nasıl?  Bunların şurubunu yapıp birleştirelim. Sonra su vesaire katarak ürünün miktarını yükseltiriz. Ben tam olarak burada sıvı ve tat balansını sağlamak adına devreye giriyorum.  O şuruba ne kadar şeker atılmalı ona karar veriyorum. Yanlış anlamayın, sağlığınız umurumuzda değil.  Sadece ürünün tüketici yelpazesi geniş olmalı. Az şeker daha düşük maliyet ve çok tüketici demek.  Siz bile gidip 5 kilo portakal alsanız ve beraber sıksak her bardak ayrı bir tat verir.  Ama neden tonlarca portakal aynı tadı versin? Evet, biz doğanın damak tadını beğenmeyip onu değiştirenleriz aslında.”

Baba şaşkın bir bakışla;
–  “Colderia binlerce kişi tarafından tüketilen bir marka. Dünyada lider olan bir marka, teftişlerden geçen ve bunların ötesinde çocuğumuza verdiğimiz sütü bile aldığımız marka. Tabi ki de dediğiniz kadar kötü olamaz.” Dedi kuşkucu bir bakışla.

Vongard;
–   “ Tabi ki de o kadar kötü değil. Daha kötü.  O süt çıksın diye ineklere vibratörler ile tecavüz ediyoruz biz. Sürekli makine emiyor göğüslerini.  Hormon iğneleri ve hormonlu gıda ile hayatlarını karartıyoruz. Daha önce hiç gün ışığı görmemiş ineklerden bahsediyorum. Hem gıda terörü bunla da bitmiyor. Süt raf ömrü bir gün iken yaptığımız kimyasallar ile onun raf ömrünü bir hafta bile yapabiliyoruz. Ayrıca zayi olan inekleri de anlaşmalı olduğumuz Mordella Fast Food’a satıyoruz. Ve bakın her kutuda yine aynı tada sahip içecekler var. Rastlantı mı?  Hayır. “

Baba;
– “ E, meyve sularını parçacıklı bile yapıyorlar artık?”

Vongard;
– “ Kabuğunu bile içiriyoruz. Harikulade bir finans ve pazarlama zekamız var.”

Baba şüpheyle baktı. Liva çok gerilmişti. Onun için babasının Vongard için diyecekleri çok önemliydi;
– “ Bu iş böyle ise gerçekten, bunu bilerek yapan birine kızımı nasıl emanet edebilirim?” dedi iğrenerek.

Vongard;
– “Parası iyi. Tamam, şaka bir yana iğrenç bir şey evet.  Ama “Bu yolun sonu hayır değil.” demeyin çünkü yolun ta kendisi de şerrin içerisinde ve bu şerrin içerisinde dertlerime derman olacak tek şey Liva…  Sizi temin ederim Liva ileyken yıl dönümlerini değil her anı ayrı ayrı kutlayacağım. Onu öyle seveceğim ki anne şefkati bile anılmaz olacak. Hatta sizi aramayacak bile.” Dedi.

Masada, konuşma ve bazen münakaşa devam etti lakin Liva masanın altında Vongrad’ın elini bir saniye bile bırakmadı.  Belki sevgi karın doyurmuyordu lakin bu yaşamda para kazanma yöntemleri o kadar iğrençti ki tok karınlarla aşkı kirletmeye gerek dahi yoktu. Vongrad için Liva, Liva için Vongrad vardı ve var olmaktaydı ve belki de var olacaktı!

(*) Goldberry, Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi: Yüzük Kardeşliği adlı kitabında geçen Tom Bombadil’in elf olamayacak kadar güzel olan hanımının adı. (Ayrıca bknz: Altınyemiş)

Yazar Notu; Yazıdaki imlâ hatasını fark edip beni uyaran sevgili okur, umarım gönlünüz gibi güzel bir hayat yaşarsınız.

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Şifa

Yazar:

on Eyl 9, 2014 @ 19:25

Siyah Limousine’inde, gri sokaklarda ilerlerken bir sonraki toplantıya kadar olan boşluğu nasıl değerlendireceğini düşünüyordu. Araç, cadde trafiğinde yavaş yavaş ilerliyordu. Şoförüne ara sokaklardan gitmesini söyledi.  Yavaşça en müsait sokağa girildi lakin yol, uzunca bir müddet devam etti. Yol sağa ya da sola sapak vermemekteydi. Ve gittikçe koca göğü tutarcasına uzun olan beton binalar, yerini iki katlı, balkonunda çamaşır asılı, üzerine boya atacak parayı bulamamış adamların sıva rengi evlerine bıraktı.  Araç yavaşça yolun sağ tarafına çekmeye başladı. Ve şoför özür dileyerek lastiğin patlamış olabileceğini beyan etti.

Arkada İtalyan takımlı, saçları parlak jöleli, beyaz tenli, iri yeşil gözlü şirket sahibi dışarıya göz gezdirdi.  Yerde oturmuş olan yırtık kadife pantolonlu, saçı sakalına karışmış adama baktı. Adamın saç ve sakalları gri idi. Teni esmer gözleri kahverengiydi. Adam araçtan çıktı. Dışarıda telefonla yol yardım servisi ile konuşan Şoför;
– “Efendim, araçta kalsanız daha iyi. “ diyerek beyefendiye yöneldi.

Adam elini umarsızca sallayarak şoförüne “ Boş ver” dercesine bir bakış attı.  Evsiz adamın yanına oturdu.  Saçını kaşımayı bırakan evsiz, İtalyan takımlı beye baktı.

İtalyan takımlı adam;
– “Kabalığımı mazur görün izin almadan yanınıza oturdum. Ben, Walter Ezca Şirketi Ceo’su .” derken evsiz sözünü kesti.

– “ Adından önce unvanını söyleyenler genelde unvanlarını kazanırken karakterlerinden öylesine feragat etmişlerdir ki unvanlarından başka bir şeyleri kalmamıştır.  Unvanınız burada değersiz. Burada toplantı salonlarınız, girişteki danışmada altmış kişi arasından sadece gelenlere “Merhaba” demek için seçilmiş olan güzel kadın çalışanınız, telefonlarınızı bağlayan sekreteriniz, kahvenizi getiren officeboy’unuz yok. Burada sadece bir kişiliğiniz var. O da maalesef ki bir meslek kolu ile tanımlanamaz. “ dedi

Takım elbiseli;
– “Bizim dünyamız size samimi gelmiyor değil mi? Gelmemesi de gerekir. Binlerce dolarlık telefonlarımızda binlerce kişilik hafıza olmasına rağmen kartvizit veririz birbirimize. Çünkü biz, “zamanımız bizim için çok değerli” imajı yaratmalıyız. “ Seni telefonuma kaydederken harcadığım sürede binlerce dolar kazanıyorum ben. “ demenin başka bir yolu kartvizit vermek.  Arabamın lastiği patladı ve ben hangi kamu spotları ile hangi hastalıkla, hangi insanların beynine girmeliyim ki daha fazla ilaç satabileyim diye düşünürken, aracıma yedek lastik almayı unuttuğumdan şu an burada oturuyorum. “ dedi.

Evsiz ekledi;
-“Yolun kenarında oturuyorum. Şoför, lastiği değiştiriyor. Geldiğim yerden hoşnut değilim, Gideceğim yerden de. Öyleyse ne bu sabırsızlık, Beklerken lastiği değiştirmesini…” (*)

Walter Ezca Ltd. Şti. Ceo’su
– “  Sahi,  hayatım boyunca kimseye adımı tek seferde söylemedim.  Hatta kartvizitimden okuyanlar, sesimden duyanlardan fazladır. Öylesine sağlığı pazarlamakla meşguldüm ki… Kanser hastalarından 300 doları olmayanlar ölsün diye o kadar güvenlik elemanı aldık ki… “Bizim işimiz şifa “ sloganlı,  o yılanlı ve kadehli bayrağın arkasına öyle sığındık ki insanlar, bizi Camsab’a güvenen ve şifanın kaynağı olduğu düşünülen Şahmeran kadar temiz ve hor görülmüş sandı. Asıl hikâye öyle değil. Tarçınlı çay içseniz bile üşümeniz geçer.  Ama bunu bilemezler. Bilirlerse piyasadaki zilyonlarca C vitamini hapını ne yapacağız?  Karabiber ve biraz bal, boğaz ağrınıza iyi gelir. Ama ya bunu bilirseniz o Latince isimli ağrı kesicilerimizin akıbeti ne olur?  “

Evsiz;
– “ Günah çıkarmak için yanlış kişidesin evlat. Kilise daha ileride.” Dedi alaycı bir ses tonu ile.

CEO;
–  “ Zamanı ile bizim gibi şifacılar bunu bitkilerle yapıyorlar diye onlara “cadı”  diyerek yakmış olan kilise mi?  Hani şu dileğimiz için muma 1 dolar verdiğimiz ama asla vergi ödemeyen kilise? Teşekkür ederim. 30 yaşının üstündeki zengin kadınların göğüslerini kurcalayıp para almak için “pembe kurdele”  fikrini bulmakla öylesine meşguldüm ki Tanrı görüş alanımdan çıkmış. Din görevlileri ve sağlık çalışanları aynıdır aslında. Umut aşılarız ve o umuttan para koparırız. “Bu ilacı alın, belki işe yarar. “  Olmalıydı sloganımız.  Alın petrolün bir yan ürünü bu, soğuk algınlığınız sebebi ile ağıran başınıza sabretmeyin alın bu petrol kapsülünü yutun.  Ve 2 yıl sonra kemoterapide görüşürüz.  Hatta durun daha iğrenci var;  güzel kızları toplar, onları otoyol fahişesi gibi giydiririz.  Adlarına “ilaç mümessili” der ve onları doktorlara yollarız. Onlar doktorlara, bizim ilacı yazmaları durumunda belirli şeyler vaat ederler. Bazen paradır bu, bazen “hediye” . Doktorlar gerekmese dahi kotayı doldurmak için bu salak ilaçları hastalara yazar.  “

Evsiz;
– “Daha kötüsü olabilir mi ?” dedi.

CEO;
– “ Var tabi daha kötüsü, muhasebe çalışanlarımızdan Bay Jerdon bana saygı duyuyor. “Efendim” diyor. Ben o adamın sırtından para kazanıyorum ve o geri zekalı tüm işleyen ekonomiyi bilmesine rağmen benden korkuyor.  Komik olan o adam bile farkında değilse sırtından para kazandığımın, hastalar nasıl anlayabilir ki?”

Evsiz yaklaşmakta olan yol yardım ekibinin aracına baktı. Araç yanaştı. Ve dönüp;
-“Sanırım bu bir veda sayın..?”

CEO güldü;
–   “ Adım kartta yazıyor.  Bir şikâyetiniz varsa ilaçlarımızda %30luk bir komisyon uygularım sizin için.” Dedi kartını verdi. Ve kalkıp evsizden uzaklaştı.  Tekrar arabasının arka koltuğuna oturdu.

Araç yolda giderken şoför sordu;
– “Merakımı bağışlayın efendim, neden mesleğinizi öyle anlattınız?”

CEO
-“ 2010 yılında Walter Ezca Şirketi’ne karşı çevreciler, şirketin önünde, hayvan denek kullanıyoruz diye protestolar yapıyorlardı.  O sırada her zaman, şirketin karşısında bulunan Byrc Sokağı’ndaki, kahvecide duraklar bazen şoförü yollar, bazen kendim alıp kafede oturup sabah kahvemi içerdim. Protestolar sırasında kahvecide bir kadınla tanıştım. Kadın, onu görenleri lobotomi görebilecek kıvama getirebilecek kadar güzeldi. Kadın hayat hikayesini ben kendi hayat hikayemi anlattım. Kadın protestoculardan biriydi. Evsiz bir aileden gelmekteydi.  Sokak hayvanları ile haşır neşir oluşundan, hayvanları sevdiğini ve hayvan deneklerin işkence gördüğünden bahsetti. Elbette ki haklıydı. Lakin ne yapabilirdik ki? İnsanlar pahalıydı. Ben, hastalandığında işimizin ciddiyetini anlayacağını söyledim.  Ses etmedi. Protestolar 2 ay sürdü. Polisi rüşvet ve teşvikle şiddete yönelttiğimiz halde çevreciler 2 ay orada kaldı.  Kımıldamadılar.  İlk başlarda ön saflarda gördüğüm kadın son bir aydır yoktu.  Ve en son dayanamayıp göstericilere sordum.  Vina’nın bir sabah kansere yenik düştüğünü söylediler. Ne pahasına olursa olsun bizim ilaçlarımızı kullanmamıştı. Ve benle konuşurken de kanserdi. Hep onlar sayesinde para kazanmıştık. Ama onlardan birini ilk kez görmüştüm.  Bu sebepten ne zaman evsiz ya da kanser birini görsem Vina’yı hatırlar kederlenirim.  Sonra hayat devam eder..” dedi ve camdan dışarı baktı. Yol da hayat da devam ediyordu…

(*) “Lastik Değişimi” /  Eugen Berthold Friedrich Brecht

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Monodiyalog

Yazar:

on Eyl 6, 2014 @ 12:34

-     “  İşte burasıydı Shaad, bana aşık olduğunu söylediği ve ağladığı yer bu sokak işte.  Arnavut kaldırımlı, yağmurda ıslanmış zemini, Fransız mimarisine benzeyen binaların camlarından gelen ışığı yansıtarak geceyi aydınlattığı sokak… Şu sütunun önünde ağladı ve dizlerinin bağı çözüldü, yere bıraktı kendini ağlayarak.  Ben de onu tutmaya çabalarken onunla diz çöktüm. Dudak dudağa, göz gözeydik. Aşkını itiraf etti. Sordum “aşk mı yoksa alışkanlık mı?” diye, “aşk” dedi. Shaad, o yokken kollarımız neden vardı? Ona sarılmayacaksak neden kollarımız vardı? Bilinen neden 252 dil vardı? Onla konuşmama sadece bir tanesi yetecekse? “ derken Shaad kendi sözünü kesti;

–   “ Sahi bir tanesi yetmiyor onla konuşmaya. Beş dil kullandık onla anlaşmak için. İltifatları değil gerçekleri söylemek için. Kaldı ki iki tanesine hâkim dâhi değiliz. “

Bir apartmanın giriş kapısının merdivenlerinde, yan yana oturdu Shaad ve Shaad. Biri sigara yaktı. Diğeri, ıslak gecede değer verdiği tek damlanın onun gözyaşı olmasını anlamlandıramadı.

Shaad aynı kıyafeti giyen ama sigara içen Shaad’a;
–     “Cennet burası olabilir mi? En güzel şey burada oluyor.  Belki bahçe değil bir ara sokaktır cennet.” Dedi.

Sigara içen Shaad;
–     “Kaybedeceklerimizi kazanmak hep güzel gelir.  Kaybedince, en başta onları kazanmanın lanet olduğunu anlarız. Bir zaman sonra bu sokak sana cehennem olmaz umarım.” dedi.

Sigara içmeyen Shaad;
–    “Yolun sonuna geldik eski ben.  Artık o var. Teşekkürler beni buraya kadar taşıdığın için. Benim için bunca şey yaptığın için. “

İçten bir sarılma oldu. Eski Shad haklı olabilirdi lakin mutlu olan yeni Shaad’dı.  Eski Shaad son nefesini aldı sigaradan. Sokağa attı sonra izmariti. Ağzından sigara dumanını verirken ekledi;
– “Umarım hep yan yana olursunuz, Shaad” dedi.

Yeni Shaad ekledi;
– “ Hayır. Samimi bir kelime değil, o ya da onlar. “Yan yana “, “beraber” anlamı taşısa da ayrı iki kelime. Biz hep “beraber”  olacağız. “ dedi.

Ve eski Shaad elini, üç parmağı açık şekilde salladı “görüşürüz” maksadı ile.  Ve yeni Shad tek başına kaldı sokakta.  Tek başına idi sokakta. Lakin o vardı. Yalnız değildi.

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Vurgun

Yazar:

on Ağu 30, 2014 @ 19:41

Klasik sorgu sahnelerinden birinde idi.  Işık başını aydınlatıyordu. Kaşlarının gölgesi yüzüne düşüyordu. Polisler görülmüyordu.  Sadece darp aldığında, polislerin ellerini anlık görüyordu. Ve konuşmaya başladı;

– “ Plan benimdi aslında. Beyaz bir araba kiraladık. Çünkü en yaygın kullanılan araç rengiydi.  Araba mezarlığından beyaz bir aracın ön ve arka plakasını çaldık, bizim araçtaki ile değiştirdik. Freyja, bana ve Saila’ya makyaj yaptı. Kadın gibi giyindik. Aracı İzra kullanacaktı ve araçtan çıkmayacaktı.  Freyja bizle gelmeyecekti. Çünkü onun işi soygun öncesinde etrafı kolaçan etmekti. iki ay boyunca düzenli olarak kuyumcunun karşısındaki kahve dükkanında oturup gazetesini okudu. Soygunda görülmesi büyük riskti. O sebepten o kararlaştırılan evde bekledi. Kuyumcuya sadece ben ve Saila girdik. İzra arabada motoru çalışır şekilde duruyordu.  İçeri girdik. Bayıltıcı mermi ile çalışan tek kişiyi vurduk. Vitrindeki malları aldık ve 78 saniye sonra çıkış yaptık. Plan aslında çok basitti. Polis, güvenlik kameralarında kadın kıyafeti giymiş kimseleri gördüğünden ve  başa geçirilen kadın çorabında ruj lekesi göreceğinden kadın arayacaktı her beyaz arabada.  Araca atladık. Araç bir kilometre sonra ormanlık bir araziye saptı. Orada, aracın gerçek plakası takılacaktı.  Hurdalıktan alınan plaka, silah, altınlar ve kadın giysileri tek bir çantaya kondu ve bana verildi. Araç kararlaştırılan güzergahta ilerlerken polis yolu yarmış ve yanlış plakalı beyaz bir araçta üç tane çıtır kız arıyor olacaktı. Malum Saila erkek olmasına rağmen güzel bacakları vardı. “ dedi ve güldü çaresizce. Sonra devam etti;

“ Araç durdurulup aransa bile içeride hiçbir şey bulunamazdı. Ben ise ormanın az ötesindeki durakta otobüse binip Freyja’nın evine gidecektim, elimde 50.000 dolarlık bir çantayla. 1 haftalık gıda stoğumuz vardı. Aracı geri teslime sadece İzra gidecekti. Ve her şey normale dönünce plakalardan, silahtan, giysilerden, hatta makyajımızı temizlediğimiz ıslak mendillerden dahi gömerek kurtulacaktık.  Nitekim plan işe yaradı.  Soygundan 1.5 saat sonra güzeller güzeli Freyja’mın evinde buluştuk.  Araç trafikte iken polis tarafından aranmış, İzra çekinse de, Saila şüpheye mahal vermemiş. Tahmini 50.000 dolarlık bir vurgundu. Ancak tek sorun, altını elden çıkarmak olacaktı. Altınları eritip kendi yaptığımız külçe kabında donduracaktık.”

Polislerden biri söze karıştı;
– “ Külçe altının seri numaralarını nasıl hallettiniz?”

– “ Çok basit. Bir tane gerçek külçe altın aldık. Hepsini onun seri numarasında bastık.  Ve zaten plan hemen elden çıkarmak değildi. Birkaç ay bekleyecektik.  Kara bir yol bulursak oradan akışı sağlayacaktık. Birinci ayda İzra ve Freyja çok gerildi. Hemen çıkaralım ve bitsin dediler.  Kibrit çöpü çekiştik kısa olanı ben çektim.  Her ay birer tane elden çıkardık. Para harcanmadı. Hep farklı illerde bozdurduk.  Lakin işte aç gözlülüğümüzden yakalandık. Son iki külçeyi altınımız kalmadığından 980 gram olarak bastık.  Ve işte elden çıkarırken yakaladınız beni. “ dedi.

Polis;
– Diğerleri nerede peki şu an? Freyja, İzra ve Saila?

Zanlı;
– “Germo Havalimanı’nda check-in yapıyorlardır.  Her zaman İskandinav ülkelerine ilgi duymuştuk.  “

Polis ;
– “Onlar hayatlarını yaşarken hapiste çürür müsün? İşbirliği yap.  Onları da yakalayalım. Güzelim planın onları cennete, seni cehenneme sürüklüyor bak… “ dedi

Zanlı;
– “ Bertolt Brecht’in dediği gibi, “Sürünür yerlerde sizin gibi biri, siz yukarılarda uçtukça” “

Polis;
– “Yani yakalanmak vardı zaten risklerin arasında? Hayatını, güzelim gençliğini, iyi bir üniversiteyi çöpe atmak vardı? Birinin rızkını yediniz. Organize suç işlediniz planlı bir şekilde…  Bu seni müebbet hapse atmaya yeter.”

Zanlı;
– “ Hayır. Adama zarar vermedik. Zararı sigortası karşılayacak.  50.000 dolar bize çok gelse de, o büyük sigorta şirketleri için sadece bir imzalı kâğıt parçası.  Ve aslına bakarsanız silah bayıltıcıydı.  Yani kasıtlı cinayet dâhi yok. 25 yıl en fazla yerim bence. “ dedi.

Polis;
– “Bu adamları yakalamamıza yardım et.  Planı onlar kurdu de. Silahı Saila ateşledi de. 7 yıla çık. Tanık korumaya alın.  Şu kaçtığın askerliği dâhi yapma.  Kimse vatan haini demez sana?

Zanlı;
– “ Bedenim burada olabilir lakin ruhum onlar kadar özgür. İlk kez sevdiklerim için bu denli güzel bir şey yaptım. Saila ,İzra ve Freyja  bar, bar Norveç’i gezerken ben onları hayal edeceğim. Mutluluktan gözümden yaşlar gelecek. Çünkü; bu dünyadaki en büyük mastürbasyon sevdikleriniz için kendinizi feda etmektir. Askerliğe gelince; eğer o benim “vatani” görevim ise ben neden vergi veriyorum? Devlet ne kadar çok görev yüklüyor bize?  İkisi de vatani görevim ise, karayolu kullanırken ya da köprüden geçerken neden para veriyorum?  Asıl en büyük organize suç devlet değil mi amirlerim?  Rütbeleriniz, apoletleriniz de olsa şu an ben oturuyorum ve siz ayaktasınız işte. Ben savaşımı kazandım. Sevdiğim kadını ve arkadaşlarımı mutlu ettim. Hem de tüm meslek hayatınızda sizin eşlerinizi etmediğiniz kadar.  Onlar göktaşları kadar özgür.  Ben burada bir insanın ulaşabileceği en üstün orgazmla oturuyorum. Sisteminize ve sinirlerinize zarar verdim.  Hapse düştüğüm için askere gitmeyeceğim.  Sevdiklerim mutlu. Oyun bitti sayın memurlar.  Ben kazandım.  Ordularınızı, kolluk kuvvetlerinizi,  araçlarınızı, kameralarınızı, mermilerinizi, silahlarınızı, radarlarınızı atlattım. Ve bilerek bu kadar basit bir hata yaptım ki yüzünüze mutlu bir şekilde bağırarak “Ben kazandım işte. “  diyebileyim. “ dedi.

Polislerin kanı dondu. Suratından kanlar akan bu genç, tüm teşkilatı satrançta yenmişti. Ve polisler piyon olmakla o kadar meşguldü ki savaşı sadece şahın kazanacağını unutmuşlardı. Ve maalesef ki; “o güzel insanlar, o güzel uçaklara binip gittiler.”  Sahi gerçek vurgun kuyumcudaki miydi? Yoksa içindeki bütün güzellikleri Freyja’ya kendi rızası ile veren zanlının bedenindeki miydi?

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Next Entries »
Mevcut Yazıların Sahibinden İzin Alınmadan Kopyalanması ve Kullanılması
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası Gereğince Göre Suçtur.

Tüm Yasalar ve Kurallardan Öte,
Site Üyelerine Ait Yazılı ve Yazısız Her Türlü Eserin Telif Hakkı Vicdanınızın Derinliklerinde Saklıdır ve Kopyalanamaz.

Doğum
08.Kasım.2005
Ölüm
31.Mayıs.2008
Reenkarnasyon
11.Temmuz.2011
Vahdet-i Vücûd
08.Kasım.2011