Yek

Yazar:

on Kas 22, 2014 @ 12:16

   Sıradan bir gündü. O halde hastaneler neden açıktı? Her sıradan günde hastaneye gidilir miydi? Her sıradan günde ceset torbasının fermuarı suratları kapatacak şekilde çekilir miydi? Morg soğuğunda beklenir miydi her gün? Ya da şu köşedeki floresan hep yanıp söner miydi? Sıradanlık göreceliydi ve göreceliğimiz bizi flamalara ayırdı, sınırlar çizdirdi o sınırlar için birbirimizi öldürttü.  Sonra, aynı sınır içinde geriye kalanlar sosyal sınırları çizdi ve işte orada, daha küçültemeyiz dünyamızı derken,  kendimizi bedenimiz kadar dar bir alana hapsettik.

“Evet, artık toprak gibi yeni sınırlar çizemezler bizde, yekpareyiz artık” diyorduk… Hani bilekliğimizi bağlarken sevgililerimizden yardım aldık ya, bir uzuvumuz oldu onlar. Yekpare bedenin bir parçası… Nasıl kopabildik onlardan? Nasıl kopabildiler onlar bizden? Bağladıkları bileklik bile, daha kopmamışken hem de? Sıradan bir günde hastaneye mi gitmiştik yine? Sanırım sıradan olduğu için unuttuk?  Onları bizden ayıran sınırı kim çizdi?

    Tecrit etmeye mi zorlandık, yoksa kendi arzumuzla bir kaçış mıydı bu? Ve aslında günler sıradan değildi. Azımız, bazı günleri farklı yaşıyordu.  Her gün farklı bir gündü, yeknesak kılan gözlemci olan bizlerdik.  Farklı bir yaşam köy hayatı gibiydi, herkes ister ama kimse kalmazdı.  Birçok şeyde kullanılan Pi sayısı bile “3” kabul edilebilirken, Pi sayısı bile olduğu gibi kabul göremezken, neden insanlar sizi olduğunuz gibi kabul etsin ki?

Denizde iken, karaya evrildik diye artık denizde boğuluyoruz belki ama karada nasıl bir sosyal evrim geçirdik ki kendi bedenlerimizde boğulur olduk?

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

İmkansız

Yazar:

on Kas 18, 2014 @ 1:07

Ve işte yine bir sabah, her sabah gibi… Görebilene, muazzam bir ilham kaynağı, tıpkı her şey gibi… Ben sabahları pek sevmezdim. Her sabah, kahvelerini içerken camdan ufka bakıp, yeni güne umutla başlama küstahlığını gösterenler gördüm.  Sonra bir sabah gördüm ki bütün gecelerden daha güzel.  Ben bir sabah gördüm ki, o sabahta insanlar yeniden aşık olarak uyandılar. Öyle bir sabah ki; o sabahta insanlar tanrılarını, dinlerini değiştirdiler.  Ve bir sabah ki; bütün gecelere biteceklerini kabul ettirdiler. Güneş yeniden doğsun diye beklediğimiz gecenin ardındaki sabah. İşte o sabah ki; kara kış bitti. Çatıya çıkıp kar temizlemek zorunda değiliz o sabah.  İşte öyle güzel sabahlar gördüm.  Adını söyleyemediğimiz Küba sahillerinde doğan güneşin getirdiği sabah gibi güzel.

O sabah ki; bir İtalyan Devrim Marşı yazılmış ya da Soğuk Savaş bitmiş ya da son Nazi kampı boşaltılmış, öylesine umut vadedici… Ah, evet, umut…Umut, imkansızlığa giden yolda yapılan ilk hata, otopsi sonrası organları rastgele yerleştirilmiş, kimsesizler mezarlığına giden bir arabada huzur bulamamış bir maktul. Benliğine acınası şeyleri yapmayı makul gösteren olgu… Tecavüze uğradı diye öldürülen bir kadın…  İmkânsızı arzulama dürtümüzün tetikleyicisi…

“Neden ayağa kalkmaya devam ediyorsunuz, Bay Anderson?” sorusuna tek mantıklı cevabımız.  Sahi neden ayağa kalkıyoruz? Sabahlar, geceler için mi?  Ayağa kalkıyoruz çünkü; o sabahlardan daha güzel geceler de olabilir ve o gecelerden daha güzel kokular ve o kokulardan daha güzel kitaplar ve o kitaplardan daha güzel çiçekler ve inanması zor olacak ama, düzelteyim çok zor olacak ama,  o çiçekler büyürken, büyümeyi bırakıp yanlarından geçen kadına dönüp, bakıp iç geçirecekleri kadar güzel bir kadın da olabilir…

İmkânsız mı? O halde, “edebiyatın edeplerinden biri yalan söylemek.” diyorsun?   Ya da bana yalancı diyorsun? Abartı belki? “İki” rakamının sonsuza kadar “iki” olarak kalışı mı gerçek mi? Bilim, hayatı kolaylaştırmak ve gerçek olanı kanıtlamak için uğraşır. Sanat ise bunun ötesindedir. Dünyayı beğenmeyip onu değiştirmektir. Hem de sadece bir yazar olarak. İnsanları sokağa dökmeden, arkana destek almadan,  tek başına okuyucu için gerçekliği gereksiz kılmak.  Edebiyatçının işi imkânsızı betimlemektir. Bazen O’nun güzelliğini bazen ise onun güzelliğini…

Katatoni, aşk ve edebiyat benzer şeylerdir. Kendi zihninde büyüyen şeylerin gerçek dünyayı yok etmesini izlemektir bir yerde.  Özdemir Asaf bile hikâyeye göre “Her neyse” deyip kalkıyor kadının masasından. Çünkü aşığın gözünden göremez ki sevgili kendini. Bu imkânsızdır… Ve işte bu da tam olarak edebiyatın konusudur bu yüzden.

Ve işte yarın öyle bir sabah ki, ben hala imkânsızı betimlemeye çabalayacağım ve sen ise aynada göreceksin.  Ve Tanrı’nın espri anlayışı da bu ya, benim gözlerimle görmeden aynada neye baktığını asla bilemeyeceksin. Ve sen öyle bir yarınsın ki, uğruna sabaha çıkmaya değer ve sabahlar öylesine bahane ki seni anlatmaya yetmez lisanlardaki kelimeler…

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Bazı Şeyler

Yazar:

on Kas 4, 2014 @ 20:40

Aşkların ilan edilmesinin çok zor olduğu bir dünyada, masada, cebindeki para miktarına vurulduğunda tahmini olarak o bardaki son birasını içen adam “Seni seviyorum”dan daha yaratıcı bir şey arıyordu ama tahminen yoktu.  Kendi kendine konuşmaya başladı;

-“Tanrı’nın bütün sıfatlarını sayabilirdim sana bakarak lakin gözlerim sana bakmaya layık değil.  Dudaklarından sonra anne yemekleri bile tatsız.  Cemalinden gözüm kamaşıyor, güneşi göremiyorum. Şu an üzerimdeki tavana monte edilmiş pervane bile içimdeki yangını söndüremiyor. Bilinen bütün güzel fiilere fail olma sebebim olur musun? Ya da dur; Mezar taşım gibi olmanı istiyorum aslında, o kadar uzun başucumda kal. Toprak gibi sar beni ya da. Olur mu? Hayır, hayır bu da olmadı; Sana nasıl aşık olabilirim ki, sen bizihati aşkın kendisiyken?  Yok, hayır aşk kısadır. Sen sahneden çıkınca koca tiyatroda gittiğin yöne dalıp kalıyorum işte. Oyun, en büyük ustaların olsa bile…  Sensiz, bir geceyi sabaha çıkaramam ben. Aslında neden böyle bocalıyorum biliyor musun? Okuduğum hiçbir eser, hiçbir yazar, beni sana hazırlayamadı.  Edmond Dantes bile Haydee ile giderken Mercedes’i unutmuştu.  Calvino’nun hiçbir yazısında senin kadar güzel bir karakter yoktu, hatta hiçbir yazısı bile senin kadar güzel değildi. Dostoyevski, Dante, Tolstoy, Chekhov ve Mevlana bir masaya oturup sana bakarak betimleme yapsalar, yine hakaret etmiş olurlar sana.  Aramızda olabilecek en güzel şeyden bile daha güzelken sen, ne önerebilirim ki sana? Nasıl “benim ol” diyebilirim? “ dedi.

Sonra, durdu ve düşündü.  Aşık olanların öldüğü dünyada aşk ne kadar bakiydi ki? Arkasına yaslandı. Kahverengi tonlardaki eşyalar ile dekore edilmiş bu barda kendi kendine ne kadar yarasına merhem olabilirdi? Uçsuz bucaksız kelimeler denizinde yine batıyordu. Hz. Muhammed arşa devesi yardımı ile çıkmıştı ama kadın o kadar güzeldi ki, Hakk’a yürüyerek bile gidebilirdi.

Tüm bu düşüncelerin arasında garson biten bira şişesini aldı. Sarı elbisesinin üzerine beyaz önlük takmış kadın;
– “Başka bir arzunuz var mı?” diye sordu.

Adam takatsizce “Hayır.” dedi.  Kalktı ve masaya bıraktı parasını. Eve yürüyerek gidecekti, bu şekilde alkol etkisini kaybedecekti. Peki aşk? Bazı savaşları kaybetmekten korktuğumuzdan, yeltenmeyiz, cenk tutmayız  bile.  Ya o savaşlar, uğruna kaybetmeye değecek kadar güzel ise? Veya o savaşta kaybetmek bile diğer bütün savaşları kazanmaktan dâhi güzel ise?

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Mantık

Yazar:

on Eki 28, 2014 @ 1:13

Bentro, elleri kelepçeli bir şekilde karakolun alt katındaki nezarete götürüldü.  Bir beyaz yakalı köleydi. Vergi cezası yüzünden gözaltına alınmıştı. Gergindi lakin şirketin avukatına güveniyordu.  Nezarethaneye girdi, memur onun kelepçelerini çözdü. İçerde uzanan, tahmini akranı olan bir kişi daha vardı.

Memur, Bentro ile alay edercesine;
– “ Evin kadar konforlu değildir ama en azından bağışıklığın güçlenir burada .“ dedi pis pis sırıtarak.

Akran;
-“ Adama rahat ver, belli ki ilk kez düşüyor buraya uğraşmasana .” dedi istifini bozmadan…

Memur;
– “ Uğraşırsam ne olur dümbük?” dedi.

Akran doğruldu, kalktı ışıkta yüzü belirgin olunca çapraz şekilde yüzünü ikiye yaran dikiş izi de belli oldu. Saçları uzun, dalgalıydı üzerinde bol kıyafetler vardı. Memura yaklaştı ve sert bir bakış lakin çok yavaş kelimelerle;
– “ Sen omzunda ülke bayrağı olan bir apolet taşıyorsun, sana amirin “ Ye!” demeden yiyemez, ”İşe!” demeden işeyemez, “Döv!” demeden dövemez “Vur!” demeden vuramazsın… Bu senin için zayıflık. Öngörülebilir kılıyor seni. Bir diğer taraftan ben ise, tahmin edilemezim. Senin ne yapabileceğini çok iyi biliyoruz, ama beni tahmin dahi edemeyiz.” Dedi.

Memur sinirli ve korkak bir gülümsemeyle nezaretin kapısını kapadı. Ve;
-“Çürüyün” diyerek gitti. Ayak sesleri gittikçe uzaklaştı ve en son bir kapı daha kapandı. Başka ses kalmadı.

Bentro;
-“ Teşekkür ederim… Bendeniz Bentro Casarini” derken sözü kesildi.

Akran;
– “ İsimlerimiz önemli olsaydı, onları biz koyardık. Ayrıca rica ederim.” Dedi.

Bentro;
– “ Dört trilyonda bir ihtimalle doğduk biz.  Adımızın şans eseri konması mı rahatsız ediyor seni? Bazı şeyler tercihlerimiz dışında gelişir.” dedi gülerek.

Akran;
– “ Bazı şeyler mi? Aslında her şey tercihlerimiz dışında gelişir. Kendinizi değerli kılmaya çabalamayın. Ha ama çok dert ettiyseniz adım;  Hobol ve bendeniz tabi ki de masumum.”

Saatler ilerledikçe içki masasından farksız bir ruh haline büründüler. Yavaşça uyukluyorlardı. Bentro;
– “ Ne işle meşgulsün?” dedi

Hobol;
-“ Var olmakla… Yani mevcudiyetimiz için öylesine gözümüzü karartıyoruz ki aslında hayatımızın sadece beslenerek yeteri kadar devam edebileceğini göz ardı ediyoruz. Ruh halimizi bozan işlerde çalışıyoruz ki SUV araçlar ile yoga yapacak uygun mesire yerleri arayabilelim. Sorunu çözüm şeklimiz zaten sorunun ta kendisi. Yedi Denizler’i gezsek de kendimizi bulamıyoruz.  Çünkü benliğimiz modern dünyaya ait değil.  Benliklerimiz basittir. Misal; “Mantık nedir?” sorusuna bile binlerce cevap bulabiliriz. Çevreyi algılamamızı sağlayan şey mi? Canlıların işletim sistemimi? Belki de Aristoteles’in ortaya attığı üç mantık ilkesi ile açıklanabilir? Sadece ilkini severim o üç ilkenin; “Bir şey, kendisinin ta kendisidir.” Aslen mantık, neden sonuç ilişkisi olan şeyler yapmaktır.  Bir adam sebepsiz yere, her zaman bağırırsa mantıksız olduğu düşünülebilir.  Lakin aynı adam sadece korkunca bağırırsa burada bir neden – sonuç ilişkisi çıkar ki bu da çok “mantıklı”dır.  Pekiyi biz bu kadar basit bir şeye neden yıllarca cevap aradık? Çok basit; değersiz olduğumuzu kabul edemedik. “

Bentro;
–  “Çok klişe olacak ama sevdiklerimiz var? Onlar için değerliyiz?”

Hobol;
-“ Rudeki iyi bir şair değil mi?  Yıllarca İran’a edebiyatı getiren adam olarak gördük, sevdik. Benim için Rudeki aslında beş para etmez bir divanî usullere göre hükümdar yalakası. Pekiyi biz neden seviyoruz? Çünkü  öyle öğrendik. Öğrenilmiş çaresizlik işte. Ailelerimizdeki mevzu da bundan ibaret. “

Bentro;
– “  Calvino’nun bütün hikâyelerinden bile güzel olan sevgilimiz? Ya sevgililerimiz? Onlar sonradan mı öğrendi bu çaresizliği? “Dedi yorgun bir halde gülerek…

Hobol;
– “ Biz sevgililerimiz için sadece boş zaman aktivitesiyiz. Bir hobiyiz.  “

Bentro;
– “Pekiyi ya siyaset? Devletlerin savaşması? Her şey beyhude mi?

Hobol;
– “Siyaset sadece entelektüel sınıfın altın günüdür. Hem savaşlar da ayrı bir pazardır zaten. Savaşlar hem reklam hem pazarlardır aslında. Karşı nezarethanede bir kadın olduğunu düşün. Görebiliyorsun. Ama asla elde edemeyeceksin. Elde etsen de yetinemeyeceksin. Çünkü sen tüm bu teknolojiyi sadece porno izlemek için kullanan bir…” derken uyuya kaldı.

Bentro düşündü.  Ve fark etti ki eğer evi, yattığı yataksa, işyeri köşedeki rutubet izi idi. Ve aslında hapishanenin her daim içerisindeydi. Çaresizliğini düşündü. Ve o da sonunda uyuya kaldı. İnsan hep basit bir varlıktı. Hayatını bile sorgularken uyuya kalabiliyordu. Hobol haklı değildi. Çünkü mevzu haklı olup olmaması değildi. İnsan her ne kadar Colombia mekiğinin facia ile biten sorununu çözebilmiş olsa bile hala açlıktan ölebiliyordu. Çünkü insan  basit bir varlıktır.  Çünkü , Aristoteles’e göre “Bir şey, kendisinin ta kendisidir.”

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Perde Sekiz

Yazar:

on Eki 17, 2014 @ 22:13

   Nuşirevan-ı Adil iken, Haccac-ı Zalim idi. O halde dinlerin vicdan üzerinde pek de sözü yoktu.  Aşkın nasıl sözü olacaktı ki? Işıklar sönünce herkes karanlığa gömülürdü. Kanımız bir günde damarlarımızda on iki bin mil ilerlerken, biz yaşamlarımızda bir arpa boyu yol gidemedik. Bir halta yaramadan yine sabaha çıktık işte. Yine çiçeklerin solduğu mevsimde yalnız kaldık. Tanrı’nın sorumsuzluğunun cefasını biz çekiyorduk.  Her gece güneş yeniden ışıldasın diye, o doğana kadar bekledik. Belki sokaklarımız aydınlandı ama hayatlarımız yeni doğmuş günde, akşamdan kalan sokak lambası gibi çaresizce son parıltılarını saçıp belirginliğini yitiriyordu. Lambanın son demleriyiz. Tarih boyunca yıkılan bütün şehirleriz ve kaybedilen bütün savaşlarız, ırzına geçilmiş her köleyiz biz.

Sanat, sadece bir avuntu. Bu köleler hayal edip, o hayaller için biraz daha çalışsın diye var. Dünyayı güzel gösterme çabası ve anlamsız hayata birazcık da olsa gaye koyabilme arzusu… Kimse, kimseye kavuşmadı aslında. Yazar sadece tatlı bir masal anlattı. Nef’i bile şahları övmekten sıkılmıştı. IV. Murad da en sonunda ona hiciv yazmayı yasakladı. Lakin Nef’i adının aksine faydaya bakmadı ve yazdı…  Sahi gerçekler odunlukta kementle boğularak öldürülebilir mi?

Tahir beğenmese de kelb (*) gibi yaşadık.  Kelb gibi geberdik.  İzzetinefsi düzülmüş hayatlara methiye düzmeye de gerek yok, ağıt yakmaya da…

(*)”كلب   “ (kelb) Arapça ve Osmanlıca’da “köpek“
Tahir Efendi ile Nef’i bu kelime üzerinden  birbirlerini taşlamışlardır.

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Savaş

Yazar:

on Eki 5, 2014 @ 23:39

Mantık tarafında siperde bir düzineden az asker kalmıştı. Buna rağmen plan işe yaramış Duygu tarafının başkomutanı ele geçirilmişti. Yere saplanan mitralyöz mermileri tozu dumana katıyordu. Kan ve toprak muazzam bir uyum sergiliyordu.  Yemek yapmaktan sorumlu Cuoco bile on yedi yaşında olmasına rağmen elindeki yarı otomatik tüfekle bir pagan tanrısı anıtı gibi duruyordu.

Mantık tarafının komutanı Cervello, Duygu tarafının komutanı Cuore’nin yakalandığını duyunca hemen siperdeki baraka bozması karargâha koştu. Ve işte iki ezeli düşman karşı karşıyaydı.  Nizami bir şekilde selamladı tutsağını Cervello.  Cuore elleri ve ayakları sandalyeye bağlı bekliyordu. Ve bilmişlik taslarcasına;
– “ Daha fazla adamınız olduğunu düşünüyordum açıkçası. Dokuz kişi kalmışsınız. Savaşı biz kazanacağız.  Bu çok aşikâr. Bırak ve bize katıl. Bırak biz o kızı taparcasına sevelim.” Dedi.

Cervello;
– “ Hayır mümkün değil. Çünkü o, yitecek işte. Sonsuza kadar bizle kalmayacak kadar güzel!  Bizi kıracak işte. Üzme bizi. Seni de üzecek. “ dedi.

Cuore;
– “ Ama o sonbaharda rüzgârla dans ederek yere düşen yapraklar kadar güzel. Bir şans ver! O bunu hak ediyor. “ dedi.

Cervello;
– “Tam olarak da sorun bu, onun layığı biz değiliz. Geçmişte de verdik bu savaşı. Hep, ikimizi de pusuya düşürdüler. Arkadan vurdular.  Yaşamın gururu yoktur. Rakiplerini öylesine umut doldurur ve sonra öylesine ezer ki kuyruğunu bir daha gün ışığına bile çıkamazsın. Yapma Cuore. Almasın bizi, bizden bizi… “

Cuore;
– “ Yaşam belki de güzeldir? Sen ulu bir komutansın. Yaşamı güzel kılarsın.”

Cervello;
– “ Yaşam güzel olsa bebekler ağlayarak gelmez, Cuore! “

Cuore;
– “ Ve lanet ağlak bebekler bilseler ki o var bu dünyada, inan bana ağlamazlar! Savaşı zaten kaybettin Cervello… Bu kızla ilgili bir hikâye anlatayım mı sana?” dedi anaç bir sesle.

Cervello “evet” dercesine başını salladı çaresizce. Gerçekten de savaşı kaybetmişti. Komutan Cuore beklenmedik derecede kolay bir başarıya imza atmıştı. Karmatîler Basra’yı yıktıktan sonra neden insanlar Bağdat’a taşınmasın ki? Cuore haklıydı. Savaş kaybedilmişti. Kapıyı aralayıp eli ile siperdeki askerlere teslim olun dercesine bir el işareti yaptı.

Duygu tarafının komutanı Cuore hikâyeye başladı;
– “ Ay ve Güneş bir gün, gündüz kim çıkacak ve insanlara o güzel yüzünü gösterecek diye tartışmaya girmişler.  Malum gece insanlar uyuyor ve Ay da Güneş de görülmek ister. Bunlar bizim girdiğimizden binlerce kat daha büyük bir savaşa tutuşmuşlar. O denli büyük bir savaş ki; Armageddon ‘da İsa ordusu ile Şeytan ordusu bile durulup bu savaşı izlemişler. Sonra Ay kaybetmiş ve utancından gece çıkmaya başlamış, güneş ise gündüzleri… Lakin Ay ve Güneş farklı zamanlarda iş başı yaptığından birbirlerini özlemişler. En sonunda göklerdeki hadım edilen tanrı Uranos, Ay ve Güneş’e acımış ve bu kızı dünyaya yollamış ki görev başında iken Ay Güneş’i özlerse ya da Güneş, Ay’ı özlerse bu kıza bakıp hasret gidersin. İşte o denli güzel! Lakin Uranos diğer tanrıçalar ya da gök cisimleri kıskanmasın diye bu kızın güzelliğine bir lanet bahşetmiş. Bu kız kendi kadar güzel bir şeye o kadar aşina olmak zorundaymış ki, kendi güzelliğini fark edememekteymiş. Ve en kötüsü asla kendini uyurken izlemeyecek olmasıymış. “

Cervello sipere yaklaşmakta olan düşman askerine teslim olup, ellerini onlara bağlatırken dönüp Cuore’ye sordu ;
– “ O denli güzelse kendine nasıl alışabilir ki? O güzelliğe alışılmamalı?”

Savaşı kazanan Duygu tarafı komutanı Cuore gülerek;
– “ O farkında değil bu güzelliğin. Farkına vardıracağız ve bizi kabul ederse onu layığıyla seveceğiz, layığı biz olamasak da…”

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Var

Yazar:

on Eyl 26, 2014 @ 20:33

Varsın insanlar yanlış bilsin adını, sana “cennet” desinler,

Varsın günahların benim olsun, ruhum her yandığında seni düşler.

Varsın dertlerin kalsın bana, senden sonra, şifayı kim, ne eyler?

Varsın şiirler sarsın dünyayı, seni hatırlatsın gazeller, rubailer…

Varsın Tanrı plan yapsın, sen yokken nedir ki günler, geceler?

Varsın umutlar tükensin, sen yokken şairler neyi metih eyler?

Varsın güller unutulsun, senin etrafında dönsün bülbüller…

Varsın, sen varsın ya, varsın ve var olacaksın…

İyi ki varsın ve var olacaksın.

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Dönüm Noktası

Yazar:

on Eyl 21, 2014 @ 23:58

Siyaset ve bürokrasi gerçekten eşit olmak için çok uğraştılar her şeye karşı. Öyle ki ortak özellikleri “bekletmek” olan bu iki sanat, barışa bile eşit davranıp diğer her şey gibi onu da askıya aldılar. Edebiyat ve diğer sanatlar sadece yandaş olursa devletten hibe alabiliyordu. Tıpkı her zamanki gibiydi kısacası… Sonra, abartmadan, kısaca, ağustos ayında ağaç gölgeleri kadar güzel olan mühendis kız, içeri girdi.  Şirketin CEO’suna baktı. Adam, kıza; “ Otur” dedi, masasının önündeki sandalyeyi eli ile işaret ederek. Kadın Gorandes Mühimmat Şirketi’nin mühendislerinden biriydi ve hemen söze girişti;

– “ Sayın Derjet, benim işim sabah 9.00’dan akşam 18.00’a kadar bir insanı daha hızlı, daha seri ve daha az tepmeyle nasıl öldüreceğimi hesaplamak. Ve bu işi sadece parası iyi diye kabul etmedim, bu işi bir ideal uğruna kabul ettim.  Devletimin beni koruduğunu düşündüm hep. Lakin artık iş çığırından çıktı, sokaktaki adamları bile vurmaya başladık. Ve artık katlanamamaktayım.” Dedi ve derin bir nefes alıp sustu.

Bay Derjet sahip olduğu Fransız aksanıyla;
– “ Evet gerçekten garip “ dedi onaylarcasına sonra umursamaz bir şekilde devam etti; “Lakin garip olan devletin silah ile masum birini vurması değil, sorun sizin bunu düşünüp umursamanız. Bizler, birileri ölsün diye silah tasarlamayız. Bizler silahları satmak için tasarlarız. “Kabzası elinize oturdu mu?” ya da “Dipçiği duvarınızın rengine uydu mu?” diye sormayız. Biz sadece satarız. Bütün şirketlerin yaptığı gibi, bir ürün tasarlar ve onu reklamlarla güzel gösterir sonra satarız. Devlet masumları tabi ki öldürür. Aslında ne var biliyor musun Vedia, sahi size adınızla seslenebilir miyim?” diye sorarak bir anlık olsun konuşmasını böldü. Panama için kanalı ne kadar önemli ise, o kadar güzel olan kız, başıyla Bay Derjet’ye izin verdikten sonra devam etti; “ Aslında ne var biliyor musun? Ben bir anarşistim. Yani tam bir anarşist anarşist değilim. Sadece belirli eylemlerim anarşi içerikli. Biliyorum,  şimdi siyah dar kot pantolonu giyen, Nietzsche’nin adını bir kerede yazamayan insanlar bana bakıp “ Anarşist yoktur çünkü anarşi “-izm” almaz “ diyecekler ama her gün kalkıp toplu taşıma ücretlerini ödeyip işe ya da okula giden insanların birileri ölünce, sağda solda miting yapıp “ O ölmedi” diye slogan atıp, en fazla bir seneye unutanlar gibi anarşist değilim.  Bence her etki bir tepki gerektirir. Bu yüzden Desert Eagle hala favori silahımdır. Devletin yaptıkları da bir tepki gerektirir. Ama insanlar yeterli tepkiyi gösteremiyor. “ derken Vedia sözünü kesti;

– “ Sizce tepki nasıl olmalı?”

Bay  Derjet devam etti;
– “ Bence tepki umursamamak olmalı.  Sevgilinizden ayrılıp, ilk kez onu kafede başka bir çocukla görünce takınmaya çalıştığınız zavallı tipleme gibi. Umursamamalıyız devleti. Onun işleyen çarkları biziz.  Bu fabrikanın güvenlik talimatları eksik, geçen bir sene içerisinde on dört işçi uzuvlarını kaybetti.  Ve hepsi de iktidar partimize oy atmaktaydı.  Biz bu devleti hak ediyoruz. Ve ben de en anarşist eylemi yapıyorum. Palahniuk tarzı bir anarşi;  Ben yedi milyardan en az beş milyarını öldürelim diyorum ki, kalan iki milyardan on dört tanesi uzuv kaybedince bu önemli bir şey olsun. Bu, beş milyar, sen ve benim sevdiğimiz kişiler olabilir. Hatta sen ve ben bu gruba dahil de olabiliriz. Korkunç bir plan olabilir. Ama sadece bir bakış açısı. Bizler gerçekleri görüyoruz. Bizler fazla çoğaldık.  Ve doğadan, selleksiyon görevinin devralınması gerekmekte. Bu işi ben üstlendim. Bizler katil değil, teknik olarak devrimcileriz. Hem de gerçek devrimcileriz. Devlet bize muhtaç. Onla işimiz kalmayınca silahı onun düşmanlarına satacağız. “

Vedia ;
– “ Aşık olduklarınızdan da bu denli vazgeçebiliyor musunuz? İşe yaramayan projeleri çöpe atabildiğiniz gibi? RQ-29’un çizimlerini görüp “İşe yaramaz.” Deyip çöpe attığınız gibi?”

Bay Derjet soğukkanlı bir şekilde devam etti, adam buzdan yapılmış olmalıydı;
– “ Aşk çok özel bir şey değildir. Bir zamanlar ben de yirmilerimdeydim. Her anı bir “dönüm noktası” sanırdım lakin hayatlar o kadar değersizdir ki, dönüm noktaları yoktur. Çünkü her nokta aynıdır. Çünkü her bitiş aynıdır. İnsan hayatı değerli olsa tam olarak (saatini kontrol eder) şu an fabrikadan ayrılan beş tırdan önde gideni yedi yüz adet B-234 taşıyor. Şarjör kapasitesi 40, her mermi saatte ortalama 800 km gidiyor. Son mermi namlu ısıdan genişlediği için basınç yetersizliği ile 400 km gidiyor. Menzil 1 kilometrede etki ediyor. 500 metrede kesin ölüm. İnsan hayatı değerli olsa, insanlar “O ölmedi!” demek yerine bu tıra saldırırlar. Lakin hayır, onlar sadece slogan…  Projeye ve aşka gelince; ikisi de aynı şeydir benim için; çünkü her şey aynıdır.  Projeye kadına baktığım gibi bakarım, ilk kalbimle, her detayına bakarım, kabzası ve namlusunun işlemeleri nasıl diye… Ondan asla vazgeçmeyecekmiş gibi. Sonra istatistiklere bakarım, kadının kelimelerine, aradığımı bulamazsam üzülürüm, üzülünce sinirlenirim.  Bir kadını ilk en üst noktada severim belki hak eder diye, sonra kesinlikle saçmalar. Tıpkı RQ-29’un talime çıksaydı yedinci mermiden sonra saçmayalabileceği gibi… Ve hızlıca “en üst noktada sevmek”ten, “sevmek“ noktasına düşeriz.  Sonra beynimiz ile karar veririz, girilecek masrafa değecek mi? Kârı, masrafından -ki masrafı vidasından, nakliyesinde görev alacak tır şoförünün maaşının sevkiyat başına düşen geliri de dahil- beş kat yüksek değilse sevmek yerini hızlıca tek gece, içkiliyken zevk olsun diye kullanmaya bırakır. Çünkü hayat aynı tutkuyu uzun süre hissetmek için fazla kısadır ve hayat yanlış kişi ile geçirilmeyecek kadar değersizdir.  Çünkü yanlış kişi o hayatı cehenneme çevirir ve uzunmuş gibi yaşatır. Ve kimi seçerseniz seçin o yanlıştır çünkü doğru kişi yoktur.  Bir silahı kusursuz kılan şey hayatı ve kadınları değerli kılar…  Öldürmesi… Erken biten her şey güzeldir tatlım. Eğer bu dünya Mısır ise, bizler onun Nil’iyiz. Şah damarıyız. Şimdi git bana öyle bir silah tasarla ki dünya güzel gelsin…

Vedia gülümsedi istifasını alıp buruşturup kalkarken anlık bir merakla sordu;
– “Sahi favori silahınız hangisi? Yani en geniş kapsamda? Sadece el silahı değil?”

Bay Derjet tebessümle cevapladı;
– “Gerektiğinde yanımda olan… Hayatta kalmak bu kadar basittir. Bahaneler, tercihler hayatını değerli gibi göstermeye çalışan salakların işidir. Hayat asla tercih meselesi değildir, hayat her zaman sadece bir yönelim meselesidir.”  Dedi  ve bir işçisine daha aynı konuşma ile hakim oldu.  Çünkü Vedia da özel değildi. İstifaya gelen iki mühendis toplamda beş çalışandan sadece biriydi…

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Perde Yedi

Yazar:

on Eyl 20, 2014 @ 22:49

   Bir dönüm noktasıydı işte, deniz kenarındaki parkları rakı bile ısıtamıyordu. Aranmadığınızı bilmektense telefonunuzun kapalı kalması daha iyiydi. Sanki sizin tercihinizmiş gibi duruyordu.  Umursanmadığınızı bilmektense bu sanki sizin seçiminizmiş gibi davranıyordunuz. O karavana binip sahil, sahil gezmeyecektiniz. Şu an elinizi tutanlar, yarın orada olmayacaktı. Ailelerimizin evcil hayvanlarıydık. Pavlov’un olmasa da, ebeveynlerimizin köpekleriydik.  Bir tarafı okyanus, diğer tarafı bozkır olan yollarda, üzeri açık, kırmızı 59’ model bir Eldorado ile ilerlerken radyoda “Born  To Be Wild” çalmayacaktı  ya da  bir sabah trenle ilerlerken yataklı vagonunuzda sevgilinizle beraber Karpatlar’a bakmayacaktınız.

Hayatınızın en romantik anı Fransa’da  “Café des 2 Moulins”’de değil belki de bugün mutsuz olmuş ve o mutsuz halleri ile evlerine gidip uyumayı planlayan insanların –çünkü yarınki işgünlerinde mutsuz olmak için enerjiye ihtiyaçları var- kullandığı bir metro çıkışının önündeki bir vergi dairesinin merdivenlerinde olacaktı. Lakin insan hep tamahkârdır. Asla yetmeyecek.  Asla olduramayacak ve asla kendini öldüremeyecek.  Ve nedendir bilinmez hep varoluşuna bir bahane arayacak –sanki varmış gibi- ve nedendir bilinmez (!)  varoluşuna bir bahane bulamayacak -sanki varmış gibi-…

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

İlk Yemek

Yazar:

on Eyl 18, 2014 @ 0:54

Çok gergin bir şekilde çaldı kapıyı. Liva, üzerinde sade, şık bir siyah elbise ile açtı kapıyı. İçeri buyur etti. Kot pantolonunun üzerine giydiği beyaz dar gömlek ve siyah ince kravatlı Vongard, sevgilisi Liva’nın papyon sevdiğini biliyordu lakin uzun sakalı yüzünden papyon pek doğru tercih olmayabilirdi ve büyük olasılıkla sakalının altından görülmezdi.  Liva şık siyah elbisesi ile Goldberry (*)  kadar güzel görünüyordu. Siyah, dantel eldiveni ile kusursuz güzellikte olan Liva’yı görünce, neden bu kadar rüküş giyindiğini düşündü. Hem de bu büyük günde… Sevdiği kızın ailesi ile tanışırken kot giyiyordu…

İçeri girdi.  Yemek masasının son eksiklikleri tamamlanıyordu. Aile bireyleri kalktı. Vongard ile tokalaştılar. Yemek masasına oturuldu. Bütün o rahatsız edici bakışlara şüphesiz Liva için katlanacaktı, çünkü Liva çok ağır bir rahatsızlıktan sonra alınan ilk sıhhatli nefes kadar güzeldi. Ve Liva’nın babası klasik soruların en can alıcılarına geçmişti;
– “Liva mesleğinden bahsetti lakin tam olarak gıda mühendisliği nedir idrak edemedik, açar mısınız bize biraz?” dedi ve portakal suyuna uzandı.

Vongard;
– “ Aslında daha çok gıda kimyageri diyebiliriz. Örneğin; uzandığınız meyve suyunun bütün ülke genelinde aynı tadı verebilmesi gerekiyor. Her paket aynı tada sahip olmalı değil mi? Peki sizce Colderia Gıda Şirketi ürünleri için gerçekten reklamlarındaki gibi eşit ücret verdiği çiftçiler ile mutlu bir şekilde, en güzel meyveleri toplayıp mı bu tadı her pakette tutturuyor? Bence hayır. Hatta çiftçi yok ortada. İşçi var.  Birkaç yıla makinalar olacak. Yerde yetişen bitkiler için bu uygulamaya çoktan gidildi. O çiftçi rolündeki amcaya 60 dolar anca verildi. Ve evet meyveler de taze ya da güzel değil. Kasalar ve konteynırlarla… Taşıma maliyeti düşsün diye deniz yolu ile tarlaların olduğu ilden, fabrikanın olduğu ile taşındı.  Ezildiler, bayatladılar ve evet gelen portakalın 3 katı kadar meyve suyu yapmalıyız? Ama nasıl?  Bunların şurubunu yapıp birleştirelim. Sonra su vesaire katarak ürünün miktarını yükseltiriz. Ben tam olarak burada sıvı ve tat balansını sağlamak adına devreye giriyorum.  O şuruba ne kadar şeker atılmalı ona karar veriyorum. Yanlış anlamayın, sağlığınız umurumuzda değil.  Sadece ürünün tüketici yelpazesi geniş olmalı. Az şeker daha düşük maliyet ve çok tüketici demek.  Siz bile gidip 5 kilo portakal alsanız ve beraber sıksak her bardak ayrı bir tat verir.  Ama neden tonlarca portakal aynı tadı versin? Evet, biz doğanın damak tadını beğenmeyip onu değiştirenleriz aslında.”

Baba şaşkın bir bakışla;
–  “Colderia binlerce kişi tarafından tüketilen bir marka. Dünyada lider olan bir marka, teftişlerden geçen ve bunların ötesinde çocuğumuza verdiğimiz sütü bile aldığımız marka. Tabi ki de dediğiniz kadar kötü olamaz.” Dedi kuşkucu bir bakışla.

Vongard;
–   “ Tabi ki de o kadar kötü değil. Daha kötü.  O süt çıksın diye ineklere vibratörler ile tecavüz ediyoruz biz. Sürekli makine emiyor göğüslerini.  Hormon iğneleri ve hormonlu gıda ile hayatlarını karartıyoruz. Daha önce hiç gün ışığı görmemiş ineklerden bahsediyorum. Hem gıda terörü bunla da bitmiyor. Süt raf ömrü bir gün iken yaptığımız kimyasallar ile onun raf ömrünü bir hafta bile yapabiliyoruz. Ayrıca zayi olan inekleri de anlaşmalı olduğumuz Mordella Fast Food’a satıyoruz. Ve bakın her kutuda yine aynı tada sahip içecekler var. Rastlantı mı?  Hayır. “

Baba;
– “ E, meyve sularını parçacıklı bile yapıyorlar artık?”

Vongard;
– “ Kabuğunu bile içiriyoruz. Harikulade bir finans ve pazarlama zekamız var.”

Baba şüpheyle baktı. Liva çok gerilmişti. Onun için babasının Vongard için diyecekleri çok önemliydi;
– “ Bu iş böyle ise gerçekten, bunu bilerek yapan birine kızımı nasıl emanet edebilirim?” dedi iğrenerek.

Vongard;
– “Parası iyi. Tamam, şaka bir yana iğrenç bir şey evet.  Ama “Bu yolun sonu hayır değil.” demeyin çünkü yolun ta kendisi de şerrin içerisinde ve bu şerrin içerisinde dertlerime derman olacak tek şey Liva…  Sizi temin ederim Liva ileyken yıl dönümlerini değil her anı ayrı ayrı kutlayacağım. Onu öyle seveceğim ki anne şefkati bile anılmaz olacak. Hatta sizi aramayacak bile.” Dedi.

Masada, konuşma ve bazen münakaşa devam etti lakin Liva masanın altında Vongrad’ın elini bir saniye bile bırakmadı.  Belki sevgi karın doyurmuyordu lakin bu yaşamda para kazanma yöntemleri o kadar iğrençti ki tok karınlarla aşkı kirletmeye gerek dahi yoktu. Vongrad için Liva, Liva için Vongrad vardı ve var olmaktaydı ve belki de var olacaktı!

(*) Goldberry, Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi: Yüzük Kardeşliği adlı kitabında geçen Tom Bombadil’in elf olamayacak kadar güzel olan hanımının adı. (Ayrıca bknz: Altınyemiş)

Yazar Notu; Yazıdaki imlâ hatasını fark edip beni uyaran sevgili okur, umarım gönlünüz gibi güzel bir hayat yaşarsınız.

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Next Entries »
Mevcut Yazıların Sahibinden İzin Alınmadan Kopyalanması ve Kullanılması
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası Gereğince Göre Suçtur.

Tüm Yasalar ve Kurallardan Öte,
Site Üyelerine Ait Yazılı ve Yazısız Her Türlü Eserin Telif Hakkı Vicdanınızın Derinliklerinde Saklıdır ve Kopyalanamaz.

Doğum
08.Kasım.2005
Ölüm
31.Mayıs.2008
Reenkarnasyon
11.Temmuz.2011
Vahdet-i Vücûd
08.Kasım.2011