(2)

Yazar:

on Nis 15, 2014 @ 23:17

 

X ve X

bir yol kenarı;güneş ışığı cızıl otları pişirirken,tenha bir
gülümsemeyle ilerleyen x gözüktü.Aynı yolda karşılaştı donuk hayallerle
dolu x ile.tamamen tesadüf eseri yağmur başladı gözleri alelade bir
birliktelikteyken,yolun kalanını beraber yürümeye karar verdiler…

İklim değişti ve gölgeler gibi büyüdü bir şeyler.korkunç bir ciddiyet
ve neşeli bir sabırsızlıkla dolu rüzgarlar esince kelimelerin sayısının
belli olacağı cümleler kurulması gerekti.Kuruldu da hikayenin iki
sayısı üzerine kurulu oluşu gibi.

Bir yerlerden başlamaları gerekiyordu onlar ise bitişten başlamayı
seçtiler 2 aylık bir süre zarfı koydular son için.2 ay, 2 tane 30 gün,2
tane 720 saat.Sabah olması için geceyi bekleyen küçük bir çocuğun
masumiyetine emanet edilen kuralları olmayan sözler verilmiş oldu.

X
Sözler bozulabilir.Oysa biz sözlerin bozuluşu yüzünden kirlendik
yeterince,temizken ayrılabilmeliyiz dünyadan her bir çocuğun seçme
hakkı olmalı lolipop ve açlık arasında.Ve sen bu dünya için çok fazla
güzel bir bilince sahipsin korkarım ki bu dünyanın oksijeni seni yavaş
yavaş solduran bir zehir oysa sen papatyadan bile daha güzelsin,seni
görüpte mesih kompleksi oluşturmayacak her hangi bir cisim şiirlerden
de papatyalardan da nefret edebilecek kadar zavallıdır.Papatyadan daha
güzelsin çünkü çiçeklerin güçsüzlük ve aciziyeti yok sende güzelliğin
özgürlükle sarmaş dolaş sesini duyupta benim gibi zincirlerini koparma
ateşiyle yanmayan her varlık bu kör zavallılardan üretilmiş
zavallılardır. o yüzden her bahar biraz hüzünlüdür ve göz yaşı olarak
göreceği yağmurla çiçeklenirken seni belki gülümsetebilir umuduyla seni
taklit etmekten vazgeçmeyecektir.Belki sinirliyiz belki,nefrete dair
tek bir delil arama sözlerimde acıyorum,vicdan azabı duyuyorum ama sen
ışıksın ve ışığın marsın yer çekemiyle bi alakası yok aynı durum
kirletmek için kullanılan herhangi bir kelimeyle adının aynı cümlede
kullanılması gibi olurdu.Son güzel bir kelime değil seni son kez
ölümsüzleştirmeye karar verdiğimde bunun hayallerimin ötesinde olmasını
isterdim ama verebileceğim en değerli şey zaten sende ve zaten
betimlenemezliğin bende kalmaya devam edecek.

X
umut ve üzüntü arasında
bir gülümseme
toprak bir yolda bir uzaylı
ve yol kenarında papatyalar
sebesiz yere bir cinayet daha işlenecek
ama olsun
suç aleti vazgeçmeyecek korkmaktan
madem öyle
kalkmayı umut etmeli
düşmek için yeniden

güzelliği betimleyen
her nedensizlik
umuda yol açan her fikir
su çiçekleri ve tüm çiçekler
sevgiliye uzatılmış her şiir
her bekleyiş
papatyalar
senin isminden türetilmiş

tüm benliğim seninle dolu
gülümsemen ruhun gibi sıcak kalıcak içimde
tüm baharlar kokunun yanında sadece iç çekiş
değişmeyecek sözler
yağmurun kıyısında bir yol gibi
bitmeyeceksin bende

 

mektuplar katlanırken ıslaktı ve gece sadece bir hayal gibi kovaladı
gün ışığını.iki sevgili aynı yolun kenarında bilmeden aynı sözü
verdiklerini aynı ılık gülümseyişle karşıladılar birbirlerini.
Ay ışığı ve gök yüzünün her gün yaptığı gibi elleri ellerinden
ayrılırken mektuplar da yer değiştirdi.
Mevsim normallerinin üzerinde bir hüzün yağmura dönüştü tekrar
sarıldılar sonra tekrar.Ölüme anlam veremeyen hasta bir çocuğun
arkadaşına açtığı duyguları gibi biraz sonra ölmeye karar vermiş iki
sevgili bir söz daha verdi her ayın ikinci haftasının ikinci gününde
mektuplar devam edecekti.

Aynı anda iki söz birden vermişlerdi birbirlerine hem beraber
olmayacaklarını hem de hiç ayrılmayacaklarını o yüzden sözün ve
gerçekliğin önemi kalmadı,yol değişti,biçimler yeniden şekillendi yol
artık orda değildi.

Artık bir yola ihtiyaçları yoktu.Aşık olmuşlardı,bir ve birin toplamı
iki değil iki bir sayı değildi.

 

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Son Liman

Yazar:

on Nis 7, 2014 @ 19:39

Yıllardır kendisini değil mitini aramışlardı, Korsan Chino’nun. Mürettebat yorgun, gemiler eski, denizler benzer olmuştu zamanla… Sisin denizi bile gizlediği bir süreçte mağlup düşmüş bir korsan kaptanı, düşman geminin delhizlerinde çığlıklar içinde geriye kalan son gizli limanlarını haykırdı amirale.

Barbanda Limanı, Amiral Vorte’nin yeni durağı idi. İşkence odasından çıkarken son bir kez yaşayan son tutsağa baktı. O bir dişi idi! Gemide bir dişi vardı! Kızın adını sordu. Kız;

- “Sanya” dedi.

Vorte’nin faili olduğu her fiilin şüphesiz tek sebebi idi Sanya… Vorte’nin alabora olmuş yaşamında kıyıya ulaşma umudu ile tutunduğu son gemi parçası idi.

Gemi ilerledikçe mitler büyüyordu. Masallar korkutucu oluyordu. Mürettebat korkuyordu. Vorte de suları onlardan iyi bilen Sanya’yı aylar sonra ilk kez gün ışığına çıkardı.

-“Barbanda hakkındaki söylentiler bir masaldan ibaret mi, değil mi?” dedi…
Sanya kayıtsız bir ifade ile;

-“Masallar çocuklar uyuyabilsin diye anlatılır.” Dedi ve ekledi; “Barbanda son limandır. Ve orada uyku çok lükstür amiralim. “

Mürettebat korkmuş, amiral sinirlenmiş idi.

-“Bizi Barbanda’ya götürebilir misin?” dedi.

Sanya;
-“ Kuzeye, en kuzeye sonra biraz daha kuzeye giderseniz Barbanda sizi bulur.” dedi.

Sanya, Vorte’nin son limanı idi. Tıpkı Chino için Barbanda ne ise, Vorte için Sanya o idi. Kuzeye sonra daha kuzeye gidildi lakin öğrenildi Chino adı gibi “yok”  idi. Sanya ile Vorte asla mutlu olamadı çünkü toplumun farklı tabakalarından idiler. Ve onlar , mürettebattakiler, asla tekrar Barbanda’dan denize açılmadılar çünkü onlar masallara inanmaya ve onlardan korkmaya başlamışlardı… Çünkü yalanlardan oluşan ve herkesin yalanlara inandığı bir yerde, yalanlara inanmak doğru olandı.

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Aşık Güncesi

Yazar:

on Mar 27, 2014 @ 22:14

Görmek fiiline nesne olamayacak kadar güzeldi.  Onsuz yaşamak, yüklemsiz bir cümle gibiydi.  Beni niteleyen ve beni ben yapan her şeyde iyelik eki O’na ait olsun istedim.  Cennetin yedinci katı idi. Satrançta oyunu her zaman eşit sayıda askerle başlatan Tanrı kadar adildi kalbi. Umutlar kadar güzel gözleri üzerimde iken, gürz ile darbe aldığım hissine kapılıyordum. Bedenim olmasa da severdim onu. Teni tenimde olmasa da severdim. Hatta bir insan kurbanı karşılığında mutlu olabileceğini düşünsem, seve seve kurbanı olur, zamanla çürüyüp bastığı toprağa karıştığım için gurur duyardım.  Eğer, halk hikayesindeki Leyla O olsa, Mecnun Allah aşkından vazgeçebilirdi… O’nu sevmek, kendim için yaptığım en güzel şey idi. Gün ışığı dolmuş odada yankılanan kuş cıvıltıları ile uyanmak idi O’nun ile uyanmak… Yeminlerimi O’nun adına ediyordum artık. O’nun  tadını alınca her şey o kadar tatsız ve değersiz geldi ki… Ay O’nun tenine ışıklarını değdiremiyordu utancından.

Arılar polen toplamak için konamıyordu O’nun vücuduna.  Yağmur değemezdi O’nun tenine asla… O teşbih ile anlatılmayacak olandı. O  art arda  sıralanan iyi ve güzel olan her şeyin sonuna konulan üç nokta idi. O kalp götüren idi. Tanrı  kutsal kitaplarda karşılığını bulabilir iken, O hiçbir düzlemde karşılığı ve dengi olmayan idi…

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Bölüm.2:Umudun Evrimi

Yazar:

on Mar 23, 2014 @ 22:37

bu hikaye b’nin notlarından oluşturulmuştur kelan tarihinin başlangıcı niteliğindedir ve kelan edebiyat ve kelan tarih ensitüsünün ortak çalışmasıdır.b ve s in hikayesi kelan bilim insanlarının çocuğun teorilerini şiir şeklinde yayımlamaya başlamasının nedenidir.
yıl kelan öncesi 2217
B
işte karşımdaydı birbirimize yaklaşırken ister istemez sırıtıyorduk ama kafamın içinden korkunç şeyler geçiyordu benim,birazdan o gülümseyi suratından koparıp dehşetin ve şakınlığın güzel yüzünü allak bullak edişini gözlerimi kaçırıp kaçırıp görücektim olası bi çok kötü senaryoyu milyon kez canlandırmıştım kafamda ama her zaman doğaçlama olanı galip gelir…işte karşımda ben diye başlıyorum ama izin vermedi konuşmama.Kim? bir annenin kucak açışı gibi olan sesinin tınısını reddedebilirdi ki.
Yürümeye başladık elimden çekiyordu bi yerlere götürmek için,avucunu hissetmek beni tamamen farklı bi şekilde heyecanlandırdı.Sıcakladım,acaba kızarıyor muyumdur?.Sahilde bi bankın yanına gelip elimi bırakana kadar biri beni lavların arasından kokusunu duyduğum kır çiçeklerine götürüyordu şimdi ise lavın tam ortasında üstünde duruğum kibrit çöpünün ateşi harlamasını bekliyorum…Böyle anlarda insan yaşamak doğal bişey değilmiş gibi düşünüyor.Gerçekten yaşadığınızı hissettiğinizde bunda garip bir gerçek dışılık hissediyorsunuz.

Elimi bıraktı,oturup bi sigara yakınca yeniden bilincim yerine geliyor sanki demin sadece beynimin %0,3 üne sahiptim.DÜşüncelerimi toparlamalıyım daha büyük bir amaca hizmet etmem gerekitğini bilmesi gerek,ne yapmış olursam olayım affedilmeyi istesemde neysem oyum yada artık ne yaptıysam oyum veya biraz önceki bendim ve yahut hepisin toplamı yinede bu daha büyük bir vicdan azabına sahip olduğumu değiştirmiyor,kendi gözyaşlarımın geçiceğini biliyorum ve göz yaşlarımın bencillik üzerine örtülmüş naylon bir iyilikten meydana geldiğini.Şimdi hazırım yapacağım konuşmadan yeterince uzaklaştı fikirlerim,derin bir nefes almam yeterli alıyorum ama bu sırada ne olur durdur beni diye bakıyor gözlerim.Ahmak olmak ne zormuş.Neden şuracıkta aşık olup bir anda kurtulabilirim diye düşünüyorum?
İstediğimi düşündüğüm şeyi yaptı beni durdurdu.Fikrini biliyorum dedi.Öldürmeye hazır bir gündoğumu gibi dudakları,sessiz kalırsam devam edicek biliyorum.
Şimdi onu durdurabilirim neden açamıyorum lanet olası dudaklarımı,hayır başarabilirim.Bu sağlıklı değil diyebildim devam edebilirim; biliyorsun aşık olmadığımda fikirlerin dünyasında debelenebiliyorum eğer aşık olursam bir fikrin dünyasında yaşıyorum.Beni öldürebilecek yegana cümleyi kuran beynini takdir ediyorum öpmekte isterdim:”Ben senin dünyan olmak istiyorum” şuan aynı tastan civa içiyoruz ve en çok susayanımız kaybedicek ama sonucunda ikimiz de ölücez tabiki bunu söylemiyorum.Dünyadaki mutluluk merkezinin tam adresi kafamın içinde ama ben dünyanın içinde değilim sensiz.seninle mutlu olacağımı biliyorum ama eğer buna kapılmama izin verirsen bana sonradan pişman olacağım harika bir hediye vermiş olacaksın.Bunu önceden düşünmüştüm ama söylerken bunu bilmiyordum.
Bi süre sessiz kaldık ona yalan söylemek istemediğim için bozması gereken benim.Dünyayı yok etmek istiyorum böyle aptalca ve kaotik kötü birşey için beni desteklemek istemeye bilirsin ama dünyayı düzeltmem gerekiyor ve bunu ancak tüm dünyayı yani tüm suç ortaklarını rehin alarak yapabilirim.
Ciddi bir ifadeyle evrenin mutluluk oyuklarını yüzüme dikmişti beklediğim dehşet yoktu.

Eğer yolun bu olduğuna inanıyorsan ki şüphesiz bir inanç kötüdür bilmen gerekiyor bende bazen öyle düşünüyorum ama daha iyisini bulabilirim belki de bulabiliriz.Biliyorum dünya siktiri boktan bir yer ve böyle bir yer olmasının nedeni bizim boktan olmamız.
Sorun annelerinin gözü önünde suzuluktan ölen çocuklar ve bunun suç ortağının tüm insanlık olması sadece moronlar yaşamaktan vicdan azabı duymazlar.Çünkü şuan dünyada,aç insan sayısının iki katı kadar obez insan olması bizim suçumuz.Biz hangi parti başa gelmeli diye düşünürken tecavüzler devam ediyor biz hangi düşünce dünyayı kurtarmalı diye düşünürken ve bununla ilgli facebookta durum güncellerken kadınlar ve yaşlılar ve zayıflık diye bişey oluşturduğumuz için zayıflar şiddet görüyor zenginler zenginleşirken insanlar açlıktan tedavisi olsan hastalıklardan ölmeye devam ederken biz kimin televizyonda gaf yaptığını merak edip kimin kiminle sikiştiğini araştırıyoruz bizler iyi olduğumuzu elimizden geleni yaptığımızı kötülerin zaten cezalandırılacağını düşünürken asıl cehennem gazabını bizim hakettiğimizi unutarak boş hayatlarımızı yaşıyoruz ve bu bizi aptal ve kötü yapıyor insanların ağlamadığı ortamlar yaratıp gülebiliyoruz çünkü sürekli insanların ağladığı ortamlar yaratıp bunları görmememize yarayacak engelleri oluşturabildik.
İster istemez gülümsüyorum gaza gelmek onu daha da tatlı yapıyor burun delikleri genişledi ve daha hızlı nefes alıyor,elmacık kemiklerde baharın meyvelere armağan ettiği hafif kızıllık var.Daha da önemlisi sanki kendi kendime konuşuyormuşum gibi düşüncelirimi yansıtıyor.
Heyecanına katılıyorum.
Sırf öyle düşündüğüm için buna karar verdim buraya geldiğimde ikimizle ilgili herşeye engel olmak istiyordum ama o isteği benimsediğime üzülüyorum şuan ve cidden bilmiyorum korkuyorum,üzülüyorum ama mutlu olmak da istiyorum ve vicdan azabı duymamak istiyorum bunu yaparkende kendim olmak istiyorum fazlasını falan değil herşeyi istiyorum. insanlar kahraman istiyorlarsa kurtulmak için,onlara tam tersini vericem ama ömürboyu yeticek kadar şarapla ve aşık olduğum kişiyle hayatımı anarşi üzerine çalışarak geçirmekte istiyorum ve o kişi sen değilsen birbirimize sonu hüsranla bitecek bir zaman geçirme fırsatı sunmamalıyız.Belki bu da aptalca ikimizde tamamen aynı şeyleri istesek bile bu eninde sonunda bitecek ve yine biz zaman geçirmiş olucaz.Konuştukça düşünüyorum ve kafam kalabalıklaşıyor bu yüzden durdum ne istediğime karar vermeliyim ama ne istediğimi bilmiyorum birinin elini tutmak ve dünyayı kurtarmak aynı değere sahip olabilir mi? demek ki bazen oluyor ama bunların birbirine ters şeyler olması gerekli mi?
Neyse ki devam ederek beni biraz olsun kurtarıyor.
İkimizde kararsızız ve zaten kötüyüz bunu biliyorum evet biticek ama biz bitmeyeceğine inanacağız bunu yaşarsak ve bu kötü bir şey olmak zorunda değil olursa da olsun.Şuan da bira içmek istiyorum ve birazdan içicez,bende seninle birlikte olmak istiyorum belki de sorunları parçalayarak çözmeyi denemeliyiz.

Belkide haklısın derken gülümsüyorum ve elimi uzatıyorum hem biraya ve o an en çok istediğim şeye aynı anda sahip olabilirim.Bazen de iki aynı sayı birbirine eşit değilmiş gibi oluyor yada öyle olduğuna inanıyorsun bunun gerçekliğin neresinde olduğunun pek bir önemi yok.Bi kaç tombul şişe efes bira ikimizi de dönüşü olmayan bir yola sokacak ve kaza yapacağımızı bilsek bile yol uzun sürsün diye temkinli kullanıcaz öyle de oluyor…
O gün banka geri döndüğümüzde birları açmadan önce ağlıyoruz belkide ben ağlamak istediğim için o ağladı ve o ağladığı için ben ağlamak istedim bazen gerçek ve gerçekdışılığın yanında üçüncü bir seçenek olur asla unutmadım o günü ve ağlarken sarılmamızı.

Herhangi bir umutsuz romantiğin rahatça hayal edebileceği güzel bir kaç yıldan sonra oluşturduğum plana başladık bir süre sonra planımız harika gidiyordu elimizde yeterince çırak vardı ve finansal olarak yükselmeyi başarmıştık planın en önemli kısmı tüm dünyayı rehin almaktı böyelikle şirketlerden başlayarak önce açlığı sonra hastalıkları ardından devletler ve ordular yok olana kadar dünyayı zorla güzel bir yer haline getirmeyi amaçlıyorduk ve umuyorduk ki hiç bir kitle imha silahını kullanmak yada insanlar üzerinde kullanmak zorunda kalmayalım.Kendimize kelan ismini vermiştik ve git gide artıyorduk başlangıcın aksine zorla değilde herkezle birlikte bişeyleri başarabilirdik.
Bir yandan tartışıp bir yandan sevişiyorduk sayfa sayfa terör eylemleri üzerinde,umut parçalarnını üzerinde.

Biz kelandık ırkımız yoktu yada dinimiz.Hepimizin inançları bireyseldi ortak noktamız beraber yaşayabileceğimiz,otoritesiz yaşayabileceğimiz,akıl için ilerleyeceğimiz,sevebileceğimiz,sevilebileceğimiz,aşık olabileceğimiz ve daha iyisi için umutla ve beraber hareket edebileceğimizdi.Artık korkmuyorduk biz tüm dünyaydık hem kötüler hem iyiler bizdik tüm inançlar bizimdi.Olabileceğince özgür ve iyi olarak yaşayabilmek için dünyaya anarşi getirmeye niyetliydik .Plan beklediğimdende harika gidiyordu artık lider yoktu s ve ben stratejisttik.
Mevsim hep bahardı kelimleler yeterli değildi. bunu bizim yerimize dudaklarımızın birleşmesine ve aynı yastıktaki başlarımızın yarattığı çukura bırakmıştık.Planın ilk aşamaları sorunsuz geçti gizli toplantılar,hidrojen bombalarının kontrol mekanizmalarını bim poşetinde taşıyorduk ve dünyanın 22 bölgesine sahra çölünden başlayarak yerleştirmeye hazırdık.
Plana göre 7 bölge insansız seçildi böylece bir yandan ulusal kanalları aynı anda hacklerken bir yandan ne kadar gerçek olduğunu kanıtlamış olucaktık hatta suikaste hazır çıraklar seçtiğimiz devlet adamlarını ve şirket sahiplerini takip etmeye başlamıştı.Her yerdeydik ve çok kalabalıktık yaklaşık bir milyar insan aynı amacı arzuladığını beyan etmişti.Kontol mekanizmasını işletmek tüm vaktimizi alıyordu bir anda tüm dünyayı esir alamak için 2 ayımız kalmıştı…
Uçaktan inip bir an önce yanına gitmek istiyordum acele aclele taşıdığım onca planla birlikte karagaha varmak için koşturuyordum hiç bişey umrumda değildi bir hafta görüşmemiştik ve ben yazdığım şiiri okurken yüzünü izlemek istiyordum ve gülümsediğinde o gülümseyişi öperek kitle imha mutluluğunu dudaklarımda hissedebilirdim karargah sessiz gözüküyordu,şifreyi girip kapıyı açtım.Onun sesini duydum bu hep kötü hem güzeldi sinirli sinirli bağırıyordu.-sen delisin! aptal herif! kimi azarlıyor acaba diye düşünürken koridordan hızlıca yürüyordum kapıya yaklaşırken şiiri çıkardım tartıştığı kişiden çıkmasını rica edersem kızmazdı sonra devam edebilirlerdi kapının yanına geldiğimde ve kapıyı açtığımda sonsuzluk içinde hep aynı görüntüyü sürekli işleyen bir bilince sahipmişim gibi donup kaldım korkunç bir sonsuzluk içinde tamamen yapayalnız aynı görüntüyü işliyordu bilincim ve bu görüntü ölürken gözlerimi acıdan kapattığımdı elimden düşen şiir bidaha elime geri dönmedi olayı anlamam uzun zamanımı almıştı birinin sevdiğiniz kişinin kafasına bıçak sapladığını hayal etmek istemezsiniz benim bakarken zarar vermek istemediğim küçük dünyam kanlar içinde yere yığılırken ne yaptığımı sonradan anladım k nin üzrine atladım bıçak yere düştü,bıçağa atıldım ne hissettiğimi bile bilmiyordum ve bıçağın üzerindeki kan elime damlıyordu,kafamda şimşekler çaktı.S’e bakamazdım yapamazdım bunu kendime.Bu sırada korkağın kaçışının farkına vardım yere diz çöktüm,kafamı çevirdiğimde elini gördüm tutmak için hasret çektiğimin.Bana uzanmış gibiydi kendime gelmeliydim yaşıyor olabilirdi lanet olsun! kim bu durumda yaşayabilirdi?,bağırmak istedim bağıramıyordum neden sesim çıkmıyor içimde kapana kısılmış gibiydim çıkmazsam,yanıcaktım,ölücektim bağırmam gerekiyordu bu sırada yanaklarıma değen göz yaşlarımı hissettim,kafam zorla yüzüne gitti sevgilimin.Kanlar içinde bir yüz en fazla bu kadar güzel ve masum olabilirdi elimde hala bıçak vardı ve bağıramıyordum,donmuştum ona yaklaşmak,sarılmak,öpmek,kurtarmak istiyordum.Beynim kararı verdi sol bacağıma hızlıca aynı bıçağı sapladım ve haykırdım işte bu işte bu…üstüne bıraktım kendimi kokusunu aldım,boynunu öptüm ağzıma kan geliyordu umrumda değildi öptüm öptüm öptüm…Kendime geldiğimde hastanedeydim kalkmaya çalıştım ama bileğimde kelepçe vardı.Kendini kaybeden çırağımız k!, s’i sevdiğimi öldürmüştü ve tüm plan bitmişti herşeye el konulmuş uzun uzun hiç birşey görmüyordum ve duymuyordum yargılanmamın ardından camsız kapısız hücrede idama mahkum edilmiştim,şimdi tüm bombaları patlatsam ölücek insansayısından daha fazla insan insan olmanın kötülüğünden ölecekti.Beni hücreye kapamalrının ardından kararımı verdim hiç olmadan önce onu ölümsüzleştirmeliyim…

Tihari devlet gazetesi:
Kelan terör örgütünün b kod adlı ele başı sağ bileğini ısırarak kanıyla yere açıklanmayan bir şeyler yazdıktan sonra kan kaybından öldü.Örgütün diğer üyesini sağ güzünün tam üstünden bıçaklayan manyak kendini de bacağından yaralamıştı.Komada ki S kod adlı terörist aynı gün uyandı yargılanmasının ardından infazının gerçekleşmesi bekleniyor.

Kelan Gazetesi: B tiharin’in sepku hapisanesinde kendini öldürdü umarız inançları aksine güzel bir yerdedir.S hastanede ulaşabildiğimiz bilgilere göre iyi ve komadan uyandı.Statik hattan kurtarma görevi bilgilerine ulaşabilirsiniz.B ölmeden önce şu yazıyı bıraktı;


paptyaları taşır s umut içinde
suçiçeklerini insanlardan suya geri götürür
S hem kelan hemde seçeneği olanaksızın
mutluluğu oldu b’nin ömrünün

gerçek ve gerçek dışılığı ayıran çizgi bilinci
gerçekliğin üçüncü hali ve var eden evreni
yaratıcısı sevmenin çiçeklerinin
S dengenin kendisi ve tek tanrısı b’nin

açıkça ve umutla sevgi için nefret ettik
batalıkta bahar yağmuru değersiz değildi bizim için
aynı anda ve aynı mekanda iki aynı şeye sahipdik
aşk bizdik umuttuk birbirimiz için

şüphe ve inançla S
bir belki de
bir umutta
Kelanda
B ve S belki hiçlikte
ama yada
belki bir umutta

S seni seviyorum ve hiçliğin içinde de sevmeye devam edicem.
kelanın tek bayrağı ve tek rengi olan umutla…


Kelan yılı 00

S’nin infazının ardından bir süre sessizlik oldu ama yalnızca kelan için değil tüm insanlık sessizdi ve herşey bölüm 01 deki gibi bir anda yaşandı kelan artık tüm dünyaydı.

Belki…

 

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

بیرجه

Yazar:

on Mar 11, 2014 @ 20:31

Sevgilisinin tenini koklamayı bıraktı Edmond. Valentine’e baktı. Edmond kucağındaki o beyaz giysiler içerisindeki kıza,  vücudundaki alyuvarlardan daha çok ihtiyaç duyuyordu yaşamak için.  Acıkıp acıkmadığını sordu Valentine’e… Peri masalları kadar güzel yüzünü eğip kaşlarını kaldırdı. Acıktığını söyledi ve dudağını büktü. Edmond onu kucağına alıp mutfağa götürdü. Mermer tezgaha oturttu. Ve onun için bir şeyler hazırlarken, Valentine mutlu bir şekilde ayaklarını sallayarak sevgilisini izledi… Birkaç şirin bakışmadan sonra yemek hazırlandı.  Valentine’in kucağına koydu tabağı… Valentine tezgahta, Edmond ayakta yedi burunları burunlarına değerek.

Tekrar kucağına aldı sevgilisini. Edmond doğruca odaya doğru yürürken, Valentine ışıkları söndürüp kapıları kapatıyordu onun kucağında.  Odaya geldiler, güzelce yatağa bıraktı Valentine’i. Yanına kıvrıldı sonra. Burun buruna verdiler.  Edmond belli belirsiz dudaklarını Valentine’inin dudaklarına değdirdi. Valentine’i uyusun diye ona masal anlatmaya koyuldu. Valentine her nefes aldığında Edmond bunu dudaklarında hissediyordu.  Ve her nefeste Tanrı’ya şükrediyordu. Dudakları, masalı anlatırken hareket edince hayal kadar kusursuz ama bir o kadar  uzak bir şekilde, Valentine’in dudaklarına değiyordu.  Huzur bu olsa gerekti…

Valentine’i gözlerini kapatınca eşyalar gün ışığı gitmiş gibi karanlıkta yitip gitti…

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Sorular

Yazar:

on Mar 9, 2014 @ 15:28

Bugünlük ömrünüzden vermeniz gereken zamanı verdiniz mi patronlarınıza?  Alarmınızı kurdunuz mu yeni iş gününüze? Kravatlarınızı tasma gibi taktınız mı yine boynunuza?  Emlak vergisi hakkında konuşan adamı, kiracı olduğunuz halde boş bakan gözlerle dinlediniz mi saatlerce? Ya da altınınız olmadığı halde başka insanların, altına ne kadar değer biçtiğini merak ettiniz mi? Rakip takımın golcüsüne ettiğiniz küfürleri edebildiniz mi sizi tüm gün bir kere öpmeden çalıştıranlara?

Bayılırcasına otururken toplu taşıma koltuğunuzda, karşınızda gülen gençlere kınayan bakışlar attınız mı? Kuralın ta kendisi olmaya hazır mısınız?  Uçan Hollandalı’nın mürettebatı gibi geminin bir parçası oldunuz mu?

Çatlamak üzere olan bir orta direğiz değil mi? Çinvat Köprüsü önündeki ruhlarımız kadar terk ettik mi umutlarımızı? Ait olabildik mi yaşamda bir yere? Emekli olacağını düşünüyor musun hala? “İnsan Ne İle Yaşar” adlı romandaki açgözlü adam dışındaki bir şey olabildik mi? Tüm toprakları kazanmaya çalışırken ölüp bir metrekareye sığan adam hani, hatırladınız mı?

Etrafı idrak etmemizi sağlayan beynimizin,  nasıl çalıştığını bilmezken, ona tamamen güveniyor muyuz? Aslında, “Nedir?” ,”Nasıl çalışır?” bilmeden kararı ona aldırıyoruz değil mi? Yaptığımız şey yapmaya değiyor mu?  Yedi milyar modern homo saphiensten farklı olduğumuza inanıyor muyuz? Cennet dövdüğümüz kadınların ayaklarının altında mı hala?

Peki diğer konular? O kadına olan aşkımız sayılar gibi sonsuz mu? Yoksa oksitosinin ya da androjen grubundan bir steroid hormonu olan testosteronun etkisi ile doğru orantılı mı aşklarımız?

Yarın var mı gerçekten? Ben, ekran ya da kâğıttaki bir öğrenci, bir sicil kaydı yahut bir kimlik numarası olmaktan öteye gidebildim mi üstlerim için? Gerçekten bağırdı mı hiç zihnin vücudun kaskatı kesilene kadar “Neden?” diye?
Ufuk çizgisini kaç kere gördünüz hayatınızda?

Sahi “Shawshank Redemption”da gittikleri Meksika kasabasının adı neydi? Bizi büyütenler annelerimiz miydi yoksa baktığımız mecralar mıydı? İnsanları aldatabildiğimiz kadar iyi bir şekilde kendimizi tanıdık mı?

Tecavüzcümüzü takip etmeyi bırakacak mıyız?  Kendimiz mi olacağız yoksa  umarsızca sadece “Nasılsın?” sorusunu mu cevaplayacağız?

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Küpe Çiçeği

Yazar:

on Mar 4, 2014 @ 20:04

Gözleri kadar güzel bir sabaha uyandı Alei… Yatağında esnedi masum bir bebek tebessümü ile. Yataktan çıkınca küpe çiçeğine baktı hemen. O da laleleri gibi onun güzelliğinden utanırcasına yere açmıştı ve başı büküktü. Yüzünü yıkamak için banyoya ilerledi. Aynaya baktı lakin onun güzelliğini yansıtabilecek bir ayna var mıydı?

Beyaz dar atletinin üzerine kareli gömleğini giydi.  Dar siyah pantolonunu,  hala ilkokuldaki hali gibi yatağına oturup ayaklarını pantolonun derinliklerine itelerken hafifçe arkaya doğru uzanıp, geri kalan pantolonunu kalçalarından geçirerek giydi.

Tiyatroya vardı. Kahvesini eline aldı ve sahnenin önünde durup tozların üzerindeki ayak ve beden izlerine baktı. Loş ışıkta o izlerin hangi perdelerde olduğunu hatırlamaya çalışmaktan zevk alıyordu.

Peki gerçekte o tozdaki ayak ve beden izleri kadar etki bırakmış mıydı geride? Yoksa, apartman boşluğunda merdivenden çıkarken sensörlü ışıklar tarafından bile fark edilmemiş miydi?

Sahnede oynadığı kadar iyi oynamış mıydı rolünü hayatta? Eski ya da yeni dünyanın yedi harikası sadece döküntüydü onun yanında. Cennet kadar güzeldi bakışları… Belki de dünya için yaratılmamıştı…

Ona aşık olmak Allah Teala’ya tapmak ve bir yandan O’na şirk koşmaktı.  Bilinen hiçbir lisanda onu betimleyecek bir şey yoktu. Lakin o “galat-ı meşhur, lügat-i fasihten evladır” dercesine sıradanlaşmak istedi hayatın içinde. Lakin biri vardı onu farklı gören ve Alei de onu farklı görüyordu.  Çok sevmişti birini ve biri de onu. Sevmek ve öylesine sevmekti ki  hiçbir kelime betimleyemezdi ve betimlese dahi hiçbir mecra bu aşkı taşıyamazdı… “Sevmek”  de bir fiildi lakin… Ve her fiilin çoğu “sıkılmak” idi…

Kahvesinden son yudumu aldı ve tozda yeni ayak izleri bırakmak için kendi olmaktan vazgeçti…

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Enstantane Beş Yüz mü?

Yazar:

on Şub 24, 2014 @ 14:59

Tanrı’nın bir jilet yardımı ile küvetinde bileklerini kesme olasılığını hiç düşündünüz mü?  Yavaşça kan oluyor su, giderek solgunlaşan teni yavaşça küvetin klorlu sularına batıyor. Su yavaşça kızarıyor… Kamera,  Salieri’nin “Requiem” eserinin on beşinci dakikasında yavaşça kararıyor…  Ekrandan oyuncuların isimleri geçiyor,  ilk günden son güne kadar herkes… Başrolde Tanrı… Sahi hangi adını kullanıyor acaba?  Bizler peki? O savaşta hep arada kalan?  Bizler sadece figüranız. Adımız yok, bizi ayıran bir şey yok.  Farklı olma çabamız bizi aynılaştırıyor. Bizler, birbirinin farklı aynalardaki suretleriyiz.

Ne ara bu kadar kaybettik? Tanrı ile Şeytan’ın savaşında nasıl ortada kalabildik bu denli? Bizler çağımızın kırık kalbiyiz. Ruhumuzu Tanrı, bedenimizi Şeytan oynadı bu filmde. Çok uzun metrajlıydı. 1950’lerin başındaki en ağır travmalı hastalarda bulunan kaygı (anksiyete ) oranı ile 2014’teki herhangi bir lise öğrencisinin kaygı oranının aynı olması size de korkunç gelmiyor mu?

Çağımızın destansı savaşları bizleriz.  Şeytan Paganini’ye sunduğunu bize sunmazken, Tanrı Wolfgang’e bahşettiğini bize asla vermedi… Bizler telefonları kadar akıllı olamayan bir nesiliz.

İşte bu sebepten hep Tanrı’nın bağışlayıcılığı gelişti. Kimse adaleti anmaz oldu. Justicia sadece gözleri bağlı bir BDSM kölesi olmaktan öteye gidemedi… Ve tam burada işte, savaş meydanının ortasında kandan oluşan bu göl kurumaya yüz tutuyordu ve havadaki o koku hayatlarımız kadar iğrençti.

Değersiz sokaklarda, köpeklerin kuyruklarına yaptıkları gibi, biz de namusumuzu bacak aramıza almıştık. Bakışlarımızı yerden kaldıracak onurumuz yoktu ki herhalde,  işe giderken asla ağaçlara yahut gökyüzüne bakmadık. Yaşam bir intihar göreviydi aslında. Doğduğumuz gibi tüketmeye başlıyorduk ve sonunda ölüyorduk.  Dünya, Eski Yunan’da anlatıldığı gibi bir tiyatro sahnesi değil, bir pazardır… Üstüne fiyat etiketi yapışmamış bir şey bulursanız bilin ki onun daha talibi çıkmamıştır.

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Arkenstone

Yazar:

on Şub 22, 2014 @ 1:33

Sen bir sis olsan derya üstünde göze göz göstermeyen,
Kaptan-ı derya karayı görüp n’eylesin?

Sen cennet bahçesinden kat kat güzel iken
Seni betimleyemeyen kelimeler n’eylesin?

Senin yolunu bana göstermezken
Kızma ona, kutup yıldızını aşık n’eylesin?

Sen alem-i deryada hasıl olmuşken
Mekke’yi Kudüs’ü kim n’eylesin?

İçinde senin nur cemalin yok iken
Bu fani hayatı divanen n’eylesin?

Sen, yasaklı elma,  sebeb-i terk iken
Senin pervanen cenneti n’eylesin?

Gazeller yazmak isterdim sana, beyitlere sığmazsın
İlahi güzelliğini fani kelimeler nasıl tanımlasın?

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Tat

Yazar:

on Şub 19, 2014 @ 2:35

Aslında her şey olması gerektiği gibiydi.  Hazan vakti yapraklar sararıp, bütün dünya, bir zen bahçesiymiş gibi yere düşüyordu.  Ve her beden, kendi arzusunun kölesiydi… Bu masalın kahramanı sordu;
-”Yanında olsam benden ne isterdin?”
Cennet bahçesi kadar güzel olan yanıtladı;
- “Yanımda olsan başka ne isterdim ki?”
Yüzü, Babil’in Asma Bahçeleri kadar güzeldi… Özür dilerim sayın okuyucu anlatacağım masal bu değildi…

Şöyle ki; Evvel zaman içinde, bir kumarbaz,  kalbi,  Babil’in Asma Bahçeleri’nin alevler içerisindeki akıl almaz yanışı kadar sıcak olan bir kıza vurulmuş. En sevdiği oyun kartlarını sayarken hep aşkından şaşırıp elli üç kart sayarmış. Ki bu sebepten oyunları kaybedermiş, en basit numaraları bile beceremez olmuş… En sonunda aşık olduğu kıza gidip, o fiyakalı destesinden Kupa Kızı’nı ( Queen Of Hearts: Kalplerin Kraliçesi),  bir çiçek kadar narin, bir ağaç kadar sabırlı, toprak kadar anaç ve su kadar güzel olan kadına uzatmış.  Tabi ki de kadın anlamlandıramamış ve gayriihtiyari sormuş;
-”Bunu bana neden veriyorsunuz, monsieur?”
Kumarbaz doğrulmuş ve titrek bir ses ile;
-“Bu destede zaten bir Kupa Kızı var ve o sizsiniz mademoiselle. Bunu size veriyorum çünkü bu kart fazla. Bu deste, kalbimi temsil etmekte. Siz var iken tamamlanıyor işte.” dedi.

Hayır, hayır,  bu da değildi. Asıl masalımız, pireler berber iken başlıyor;
Bordo yahut mürdüm rengi bir odada 1900’lerin başından kalma bir otel odası gibi süslenmiş bu odada uyandı kahramanımız.  Gözlerini, yatağın ayakucunda bağdaş kurmuş saçını topuz yapmış camdan dışarı bakarak eski bir kitap okuyan sevgilisine dikti. Nefes bile almadan süzdü onu.  Üşümüş olmalı ki kahramanımızın gömleğini giyiyordu ve ona şüphesiz bol geliyordu.  İç çamaşırı gömlekte kaybolmuştu harika şekilli ince pürüzsüz bacaklarının bitiminde bilek çorap giymiş ayakları vardı.  Gömlek mavi, çoraplar gri idi. Tutkunun beden bulmuş hali idi bu kız. Kitabı sesli olarak yeni uyandığını fark ettiği sevgilisine okudu usulca;
- “ Babil, Kadim Lisanlar’dan birinde (tahminimce Sümer dilinde) “Tanrılar’nın Kapısı “ anlamını taşımaktadır”
Kahramanımız;
- “O halde sonunda yanması, Cennet Bahçelerinin yanarak Cehennem olabileceğine bir işaret mi?” dedi şüpheyle.
Kız, güldü. O gülüşe bakmak demek; “Demavend Dağı’ndaki inançlar şamanizm ve putperestlik mi yoksa gerçek olanlar mı?” diye düşünmeyi bırakıp, olmuş, olmakta olan ve olacak olan bütün tanrılara şükretmek demekti.

Ya da durun,  Babil’leri karıştırıyor olmalıyım, sahi hangisiydi? Ninova mı?  Sanherib mi?
Asıl masal şöyle başlıyor hatırlar gibiyim,  develer tellal iken, bir sen vardın hani, kendi kadar güzel bir bahçeyi suluyordun… Çiçeklerin açtığı bahçede uçuşan böcekler senden polen almaya gelirdi hani… O denli güzel kokan tenin aklımı bir kafese kilitlemişti…  Neresi idi o bahçe? Dur bu sefer sen tahmin et?

Hah, tamam evet asıl masal  –gayet tabi bir insan ismi ve bir kavram ismi ama hayır, hayır –  şöyle idi;

Ve her beden, kendi arzusunun kölesiydi… Bir kez daha Tanrı’dan başka her şeyin kölesi olmuştuk.  Dalgalar, martılar için metronom görevi mi görüyordu?  Nasıl bu kadar uyumlu olabiliyorlardı? Hazallar yerde idi, her yerde idi.  Yağmur yüzümüze çiselerken gözyaşımızı saklamamıza yardımcı oluyordu…

Bu sefer masalımız çok kısa ve netti, insanlar tellal ve insanlar berberdi.  Para düzenindeydik ve Babil’in Asma Bahçeleri sadece mitti.  Bu masal  şöyle başlıyordu prenses hanım ; Sana aşık olmuştum…

Konu: Ne fark eder ki? | No Comments »

Next Entries »
Mevcut Yazıların Sahibinden İzin Alınmadan Kopyalanması ve Kullanılması
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası Gereğince Göre Suçtur.

Tüm Yasalar ve Kurallardan Öte,
Site Üyelerine Ait Yazılı ve Yazısız Her Türlü Eserin Telif Hakkı Vicdanınızın Derinliklerinde Saklıdır ve Kopyalanamaz.

Doğum
08.Kasım.2005
Ölüm
31.Mayıs.2008
Reenkarnasyon
11.Temmuz.2011
Vahdet-i Vücûd
08.Kasım.2011