Ben, Sen, Biz ve Onlar…

Ben, sadece ben, sessizlik ve onun getirdiği büyülü düşünceler…

Eski Menü
Bir Sayfa Seçin

Aslında her şey olması gerektiği gibiydi.  Hazan vakti yapraklar sararıp, bütün dünya, bir zen bahçesiymiş gibi yere düşüyordu.  Ve her beden, kendi arzusunun kölesiydi… Bu masalın kahramanı sordu;
-“Yanında olsam benden ne isterdin?”
Cennet bahçesi kadar güzel olan yanıtladı;
– “Yanımda olsan başka ne isterdim ki?”
Yüzü, Babil’in Asma Bahçeleri kadar güzeldi… Özür dilerim sayın okuyucu anlatacağım masal bu değildi…

Şöyle ki; Evvel zaman içinde, bir kumarbaz,  kalbi,  Babil’in Asma Bahçeleri’nin alevler içerisindeki akıl almaz yanışı kadar sıcak olan bir kıza vurulmuş. En sevdiği oyun kartlarını sayarken hep aşkından şaşırıp elli üç kart sayarmış. Ki bu sebepten oyunları kaybedermiş, en basit numaraları bile beceremez olmuş… En sonunda aşık olduğu kıza gidip, o fiyakalı destesinden Kupa Kızı’nı ( Queen Of Hearts: Kalplerin Kraliçesi),  bir çiçek kadar narin, bir ağaç kadar sabırlı, toprak kadar anaç ve su kadar güzel olan kadına uzatmış.  Tabi ki de kadın anlamlandıramamış ve gayriihtiyari sormuş;
-“Bunu bana neden veriyorsunuz, monsieur?”
Kumarbaz doğrulmuş ve titrek bir ses ile;
-“Bu destede zaten bir Kupa Kızı var ve o sizsiniz mademoiselle. Bunu size veriyorum çünkü bu kart fazla. Bu deste, kalbimi temsil etmekte. Siz var iken tamamlanıyor işte.” dedi.

Hayır, hayır,  bu da değildi. Asıl masalımız, pireler berber iken başlıyor;
Bordo yahut mürdüm rengi bir odada 1900’lerin başından kalma bir otel odası gibi süslenmiş bu odada uyandı kahramanımız.  Gözlerini, yatağın ayakucunda bağdaş kurmuş saçını topuz yapmış camdan dışarı bakarak eski bir kitap okuyan sevgilisine dikti. Nefes bile almadan süzdü onu.  Üşümüş olmalı ki kahramanımızın gömleğini giyiyordu ve ona şüphesiz bol geliyordu.  İç çamaşırı gömlekte kaybolmuştu harika şekilli ince pürüzsüz bacaklarının bitiminde bilek çorap giymiş ayakları vardı.  Gömlek mavi, çoraplar gri idi. Tutkunun beden bulmuş hali idi bu kız. Kitabı sesli olarak yeni uyandığını fark ettiği sevgilisine okudu usulca;
– “ Babil, Kadim Lisanlar’dan birinde (tahminimce Sümer dilinde) “Tanrılar’nın Kapısı “ anlamını taşımaktadır”
Kahramanımız;
– “O halde sonunda yanması, Cennet Bahçelerinin yanarak Cehennem olabileceğine bir işaret mi?” dedi şüpheyle.
Kız, güldü. O gülüşe bakmak demek; “Demavend Dağı’ndaki inançlar şamanizm ve putperestlik mi yoksa gerçek olanlar mı?” diye düşünmeyi bırakıp, olmuş, olmakta olan ve olacak olan bütün tanrılara şükretmek demekti.

Ya da durun,  Babil’leri karıştırıyor olmalıyım, sahi hangisiydi? Ninova mı?  Sanherib mi?
Asıl masal şöyle başlıyor hatırlar gibiyim,  develer tellal iken, bir sen vardın hani, kendi kadar güzel bir bahçeyi suluyordun… Çiçeklerin açtığı bahçede uçuşan böcekler senden polen almaya gelirdi hani… O denli güzel kokan tenin aklımı bir kafese kilitlemişti…  Neresi idi o bahçe? Dur bu sefer sen tahmin et?

Hah, tamam evet asıl masal  –gayet tabi bir insan ismi ve bir kavram ismi ama hayır, hayır –  şöyle idi;

Ve her beden, kendi arzusunun kölesiydi… Bir kez daha Tanrı’dan başka her şeyin kölesi olmuştuk.  Dalgalar, martılar için metronom görevi mi görüyordu?  Nasıl bu kadar uyumlu olabiliyorlardı? Hazallar yerde idi, her yerde idi.  Yağmur yüzümüze çiselerken gözyaşımızı saklamamıza yardımcı oluyordu…

Bu sefer masalımız çok kısa ve netti, insanlar tellal ve insanlar berberdi.  Para düzenindeydik ve Babil’in Asma Bahçeleri sadece mitti.  Bu masal  şöyle başlıyordu prenses hanım ; Sana aşık olmuştum…

Angelus

Angelus

Mühim biri değil...

Tüm Yazıları >>>
Angelus

Latest posts by Angelus (see all)