Ben, Sen, Biz ve Onlar…

Ben, sadece ben, sessizlik ve onun getirdiği büyülü düşünceler…

Eski Menü
Bir Sayfa Seçin

Uzun sakalının bir kısmından kan damlıyordu. Üst üste yığılmış cesetlerin üzerinde oturuyordu.  Miğferini dizine koymuş dirseği ile miğferine yaslanmış parçalanmış cesetlere bakıyordu. Birkaç hafta önce savaş karmaşasında birbirini kaybeden insanlar birbirine sarılmış, sevdikleri yaşıyor diye gülüyorlardı. Temiz sancak kalmamıştı. Kaleleri harap halde idi.

Bir anda patates çuvallarının üzerinde uyandı, Azdor. Savaş henüz başlamamıştı. Okçu birliğinin burçlarından birine gidip arbaletlerden birini aldı. Yayı kurarken, yanındaki genç okçu ona;
– “Bu dünyada ölmeye değecek bir şey var mı?” Diye sordu korku ile…

Azdor tek kaşını havaya kaldırıp;
– “Uğruna yaşamaya değer bir şeyin olmaması daha korkunç değil mi?” dedi.

Genç okçu;
– “ Sevdiklerimiz var?” dedi.

Azdor;
– “ Uyan artık evlat, ay bile her üç haftada bir terk ediyor bizi.” Dedi.

Genç okçu;
– “ Haddimi aşmak istemem bayım ama bu kadar kalpsiz olamazsınız, umursadığınız sevdikleriniz olmalı, hepsini bir anda neden terk edesiniz ki?” Dedi.

Azdor;
– “Şiirler daha güzel gelsin diye… ”

Bir anda burçlarda sallantı oldu. Düşman koçbaşı ile kapıya dayanmıştı. İlkbaharda açan çiçeklerin olduğu güzel yeşil patika artık zırh ve tozdan görülmez olmuştu. Azdor, Yüce Vorgan Savaşı’nda ilk cephede, Dorgust Vadi Muharebesi’nde destan yazan Üçüncü Atlı Birliği’nde savaşmıştı. Ve Torjuen Müdâfaa Savaşı’nda okçularının komutanı ölünce, düşman atlılarından birini öldürüp, atını çalıp geri tepeye çıkarak okçuları komuta etmişti. Lakin onun için onur yahut izzetinefis sadece birer kelime idi. Daha fazla kadın ve şarap için kazandığı nişanları satmıştı. Değer verdiği tek şey uykusu idi. Uyandıranları genelde öldürür idi. Bu kadar bilge ve tecrübeli biri olarak savaşı kaybedeceklerini anlamıştı. Ayağının altında titreyen kalenin en fazla birkaç günü kalmıştı.

– “Adın ne?” diye sordu genç okçuya.

Okçu;
-“Kera… Ya sizinki?” dedi

Azdor ismini söyledi. Nasıl olsa genç, onun Efsane Azdor olduğuna inanmayacaktı.  Hatta düşünmeyecekti bile. Kaldı ki Azdor, önceleri tanınmamanın verdiği hüznü yaşardı lakin nicedir umursamıyordu.
Kera’ya baktı, genç şu yeni açılan askeri okullardan birinden mezun olmuş olmalı idi. Zırhı tertemizdi. Parlıyordu. Tek bir çizik yoktu. Azdor, hayatında ilk kez birine nasihat vermek istedi. Dudaklarını araladı… Ve bir anda gelen ok Kera’nın aşağı indirmediği miğferinin koruması gereken ağzına saplandı. Açık olan ağzından gırtlağına kadar saplanan ok, Kera’yı bir domuz gibi böğürtmekte idi. Azdor nasihatını verdi;
– “Miğferini kapa evlat.” Yanındaki kısa baltası ile Kera’nın başını kopararak hem rahatsız edici böğürmelere hem de Kera’nın acısına son verdi.

Burada o da, bu şekilde ölecekti. Peki ya ne için? Hoş, ne için yaşamıştı ki? Savaş çıkması hoşuna gidiyordu. Bu sayede para ve yeni nişanlar kazanıp daha güzel şaraplar ve daha güzel kadınları satın alırdı.  Etrafındaki okçular kapının olduğu tarafa yönelmişlerdi. Onun arbaletinden bir tane bile ok çıkmamıştı daha. Zaten kaybetmişlerdi savaşı.

Hayal mayal hatırladığı Lola’yı düşündü.  Burcun arkasına geçip diz çöktü, miğferini çıkarıp dizine koydu.  Dirseğini de miğferine yaslayıp piposuna tütün doldurmaya başladı. Artık rüyalarında bile görmüyordu onu. Rüyalarında bile yalnızca savaş vardı.  Bu girdiği dördüncü harpti ve bir insana göre, gözleri çok harp görmüştü. Lakin en büyük ve asla kazanamadığı savaşı, içindeki idi.  Ve işte onu öldüren de o savaştı. Düşmanı da kurtarıcısı da, işkencecisi de parmaklıkları da, anahtarı da o idi.  Aslında dar bir hücre idi hayatı. Aynı noktalar arasında mekik dokumuştu. Ve artık hayatta kalmak onun için hiçbir şey ifade etmiyordu.

Rüyasında olur da Lola’yı görebilirse diye tekrar uyandırılmaktan nefret ederdi. Bu sebeptendi ki uyandıranı hep öldürürdü.  Gözlerini bir kez daha gerçek dünyaya açtı;  düşman içeri sızıyordu artık, okçular yakın menzil silahlarını çekmeye başlamıştı. İşte Azdor’un sonunu getiren savaş. Artık başlamak üzereydi.  Kalenin iç meydanına indi.  Komutan okçuları öne çekmiş kapı arasından dışarıdakilere ok attırıyordu.  Azdor bağırdı;

–  “Okçular arkaya, mızraklılar öne diz çöksün, kılıçlılar kapı yanlarında hazır bekleyip,  mızraklıları atlatan düşmanı bölsün dedi.” Ve ekledi;  “ Okçuların görüşüne kimse girmesin!”

Komutan;
– Onlar iyi askerlerdir, bir ayyaşın sözlerini dinlemezler!” diye bağırdı.

Azdor;
-“ İyi askerlere değil, gerçekten yaşayıp, savaşı kazanmak isteyenlere emir verdim ben.” Dedi.

Bir anlık tereddüt sonrası askerler Azdor’un düzenine geçti.  Kapı bir çiftlik yanarken ölümüne böğüren hayvanlar kadar gürültülü bir şekilde yıkıldı. Azdor’un taktiği işe yarıyordu çünkü kapı dardı. Her ne kadar asker sayıları az olsa da geçit darlığından, sayı üstünlüğünü kullanamıyordu düşman.

Azdor, komutana;
– “ Bu ayyaşın şaraba ihtiyacı var! “ diye bağırdı

Komutan gücüne gitse de beline asılı olan şarap matarasını Azdor’a attı.  Tecrübesizlerden oluşan Azap Birliğini burçlardan kızgın yağ dökmeye yolladı, oradaki tecrübeli okçuları da yanına çağırdı. Kale girişi cesetten tıkanmıştı. Kızgın yağlar ise yeteri kadar dökülünce düşman ilk akını yarım bıraktı. Geri çekildi lakin bu kısa bir süreliğine idi.

Komutan, Azdor’a ;
– “  Yağ bizim en önemli silahımız, onu nasıl tecrübesizlere bırakırsın!” diye sitem etti

Azdor;
– “Kapı önü zaten düşman kaynıyor. Iskalama şansları bile yok. Hem sen nasıl bir geri zekalısın ki  düşmek üzere olan kapıyı hala müdafaa etsin diye okçuları ölüme gönderirsin?”  dedi.

İnsanlar böyle idi. Bazı şeylerin yitip gitmesine izin vermezlerdi. Bu sebepten de kaybederlerdi.  Azdor, bir taşa takılıp doğrulup yürümeye devam eden insanların,  geçmişlerine takılıp, sonra geri dönüp üzerinden takılmadan geçmeye çabalamalarını anlamıyordu.

Komutan egosuna yenilmiş olmalı idi ki kılıcını çekip Azdor’a doğru koşmaya başladı, Azdor hazır haldeki arbaletinden çıkan ilk ok ile komutanı boğazından vurdu. Komutan, koşup Azdorun ayaklarının önünde diz çöktü son nefesini vermeden önce Azdor merakla sordu;
– “ Miğfer takma konusunda ciddi sıkıntı var harp medresesinde sanırım?”

Komutan da ölmüştü. Lakin daha kudretli bir sorun vardı. Şarap bitmişti.

Ve sura bir kuşatma kulesi beyaza bayrakla yaklaşıyordu. Aşağıya, güzel giyimli  sakalsız düz kara saçlı bir adam indi. Elinde tuttuğu fermanı havaya kaldırarak;
– “ Bu güzel kulenin asil muhafızlarının komutanı kimdir?” dedi.

Azdor etrafına bakındı.  Herkes ona bakıyordu.  Zoraki olarak “Benim” dedi.  Güzel giyimli adam şaşırmıştı. Lakin devam etti;
– “Eğer kaleyi bize teslim ederseniz, adamların ve kadınlarına hiçbir şey olmayacak, Vondedur Kralı adına kuşatma yapan Komutan Gruzden…” derken Azdor sözünü kesti;
-“ Adamlarım miğfer bile takamıyor.  Kadınlarımız ise çirkin. Şarabınız varsa kale sizindir.” dedi. Herkes şok olmuştu. Burada tarih yazılabilirdi.  Okçulardan biri;
– “Onları yenebilirdik” dedi.

Azdor;
– “Bu beş haftaya yakın bir süre alırdı ki bu süre zarfında şarapsızlık ve kıtlık baş gösterirdi.”

Okçu;
– “Onlara güvenemeyiz.” Dedi.

Azdor;
–  “Size de güvenemem, Ben tarih yazmak için yahut sancağım için savaşmıyorum. Ben, Allah da kahretsin ki buradaki bir kerhanenin namını duydum da geldim ve savaş başlamadan çıkamadım buradan! Ve arzu ettiğimi de bulamadım. Ben gitme fırsatını bulunca giderim “ dedi.

Birkaç saat içerisinde kale girişi temizlendi, Komutan Gruzden sancağı Azdor’dan teslim aldı.  Ve ;
– “ Gitmekte serbestsiniz.” dedi

Azdor;
– “Burada yaşayan köylü ve askerlerinin çoğunun gidecek yeri yok.  Arzu edenler kalıp size katılsın, köylüyü de belli bir meblağ karşılığı sur onarımında veya tarlada çalıştırın. Herkes kazanmış olur” dedi.

Gruzden bunu kabul etti. Ve savaşlar böyle idi. İktidar ne kadar değişirse değişsin askerler savaşmaya, köylüler ucuz işlerde çalışmaya muhtaçtı.  Değişen tek şey başkalarının sevdiklerinin de yitmiş olmasıydı. Birileri daha insanlığın ahmakça değer verdiği şeyler yüzünden öldü. Hatta insan olmayan canlılar da insanların ahmakça değer verdiği şeyler yüzünden öldü. Ve onların çoğu miğferin ne olduğunu bile bilmiyordu.

Azdor, üzerindeki bütün mühimmatı teslim edip, yarı çıplak yoluna koyuldu. Ve yeniden ona ağırlık yapan tek şey Lola’sızlıktı…

Angelus

Angelus

Mühim biri değil...

Tüm Yazıları >>>
Angelus

Latest posts by Angelus (see all)