Ben, Sen, Biz ve Onlar…

Ben, sadece ben, sessizlik ve onun getirdiği büyülü düşünceler…

Eski Menü
Bir Sayfa Seçin

Kıyıdan baktığımızda çevremizdeki deniz kirli idi ve biz açık okyanusta bir yerlerde, bir noktanın temiz olduğuna inandık lakin ben asla yüzme öğrenemedim ve her boğulduğumda daha çok susmayı öğrendim. Ve “ben”  zamiri bile kişiye göre değişirken, neden “benim” olsun istedim bir şeyler? Uykularım bile benden kaçarken, asla olmamam gereken şeyin bizzihati örneğini görmüşken, ona doğru, “Asla olmam!” dediğim şeye doğru koşuyordum. Ve sonumuz aynı idi.

Kelimelerim bitiyor işte, bundan ötesi çoraklık, ağlak suratlar, kırık saçlar, sakallar ve tırnaklar… Ruhumla karşılıklı oturuyoruz ve o daha bitkin bakıyor.  Dünya üzerindeki bütün kahve tomurcuklarına ihtiyacımız var onu ayıltmak için. Ergen gençliğin şeytan çağırma ritüelleri için gereken ahlaklı kan bile yok vücudumda. Acı şiddetlendikçe beyin kendini kapardı. Bu sebepten aşıklarımızın yanında aptallaşırdık. Çünkü mekanı kalbiniz olan genellikle ince topuklularla geziniyordu içerde. İşin komik yanı ağlamak istesem de olmuyor artık.  Evire çevire dövsünler beni diye yoldaki insanlara bulaşıyorum. Yeltenmiyorlar bile…  Ve ben sadece çantamı toplarken eski eşyalara, biblolara denk geliyorum, anlık bir gülümseme sonrası sadece boşluk. “İnsanın en büyük marifeti nefsinden beraat kararı almaktır.” (*) demiş usta. Hepsinin sonu belirli süre istifra etmek idi sadece.

Suç kimde miydi? Bende? Beceremediğim şeylere yelken açtım hep. Dalgalı denizde dümen tutmaya çalıştım. Oysaki miço dahi değilim. İntihar mektupları üzerine ihtisas yaptım.  “Kara göründü” diyen beynimi dinlemeyip hep dikine gidip karaya oturdum.  Ve yine biz ayrıldık, başkaları haklı çıktı. “Umut” kelimesi sadece bir kod adı benim için. Yaralarım bedenimde olsaydı adım “bebek” olarak kalırdı. Hastaneden kundakta çıkamazdım.   Belki mutlu sona kavuşan plasenta sıvıları arasında çöp poşetlerinden kayarak bir köşeye kıvrılırdı bedenim. Olmayan şeyleri kovalamazdım belki. Nitekim yoruldum.

Işığı açmak rahatsız ediyor artık. Ve ben bugün de ömrümü kafi oranda tükettim. Ve ben bugün de safi zarar aldım.  Gemi ağır darbe aldı. Su alıyor. İşin garibi yükümüz suyu emiyor. Bu sebepten su aldığımızı fark edemiyoruz.  Gemi batıyor ama kaptanın kalacak cesareti var mı? Zavallı mürettebat… Kaptanın hatası onları ölüme götürüyor. Ölüme, bütün emirleri uygulayarak gidiyorlar, tıpkı bütün insanlar gibi.

Yokluğunuz çok hissediliyor bayım ve hanımefendim.  Takvim yapraklarını her gün düzenli olarak en fazla şubata kadar koparabildim. İstikrarsızım. Yok olmanıza şaşmamalı. İnsanlar yittikçe anlıyorum, siz neden yittiniz. Haklısınız.  Sadi Şirazi ;

“Bütün çiçekler içerisinde sen
Dikenlerin arasındaki bir gülsün “  (**) diyordu ve öyle idi gerçekten. Sana ulaştım lakin diğer dikenler kanattı beni. Şimdi köküne başımı koyuyorum ve kanayarak ölüyorum.  Ferhad gibi kanımdan bir nar filizlenir mi bilmiyorum.  Ve bakın; belli bir süre istifra edince bu yazı da bitti. Gelecek, gelmeyecek.

(*) Sabahattin Ali / “Değirmen” öyküsü

(**)”نوبهاری”   /    سعدی;

گل نسبتی ندارد با روی دلفریبت”

“تو در میان گل‌ها چون گل میان خاری

Çeviride hatamız var ise Siyahperde.com  ahalisi olarak affınıza sığınırız.

Angelus

Angelus

Mühim biri değil...

Tüm Yazıları >>>
Angelus

. Angelus . (tüm yazdıkları için tıkla)