Ben, Sen, Biz ve Onlar…

Ben, sadece ben, sessizlik ve onun getirdiği büyülü düşünceler…

Eski Menü
Bir Sayfa Seçin

Büyük, görkemli, gotik mimari eseri olan balo salonunun, yüksek tavanına bile sığmıyordu güzelliği. Orada beyaz tenini kavrayan askılı, siyah, sade elbisesi ile duruyordu, elleri önünde birbirine kavuşmuştu. Saçları omuzlarını bazı bazı gizliyordu. Öylesine masum bakıyordu ki yaşadığınız anlarda girdiğiniz günahları hatırlıyordunuz ve her nefes aldığınız anda, benliğinizden utanıp, yaşadığınız için pişman oluyordunuz.

Adam şüphesiz bilseydi, siyah kumaş pantolonunun üzerine giydiği kolları kıvrılmış, dar, beyaz gömleğinin üzerine giydiği gri yeleğinin düğmesinden tutmaz, o elinde seccade taşırdı ki, orada, o güzelliğe ibadet edebilsin. Kadın da onu fark etti, ellerini çözdü adama doğru yürümeye başladı. Kadın yaklaştıkça, salon küçülüyordu. Duvarlardaki melek motifleri kadına kıskançlıkla bakıyordu. Eğer bir yerlerde, bir Tanrı var ise, yarattığı günden, bu güne kadar bu kadını izlemekten yoksullara rızkını vermiyor olabilirdi.

Adamın bütün savaşlarında zırhı vardı lakin bu son savaşta, göğsünde sadece ince siyah bir kravat vardı. Bu son savaş, en zoruydu onun için. Gürz sallamayı öğrenmişti. Ama vals onun için imkansızdı. Kadının kokusunu alıp nasıl bayılmadan dans edebilirdi ki? Ve şüphesiz salon bir müzik kutusu ise, o da balerini gibi sonsuza kadar aynı figürle dans edebilirdi sevdiği kadının yanında. Elleri ellerine kavuştu, tam cümleler önem arz edecekti ki, An der schönen blauen Donau, yaylıların değerini anlatırcasına yükseldi salonda. Ve vals başladı.

Dışarıdaki sokağın adı neydi? Hava nasıldı? Dünya yörüngesinden çıkmış mıydı? Belki de dünya yok olmuştu ve son yaşayanlar onlardı. Ve bunun hiç mi hiç önemi yoktu. Johann Strauss II bir aşkı daha alevlemişti. Kadın korkuyordu. Ya 00.00’dan sonra arabası bal kabağı olursa? Arabacısı fare olursa? Kadın korkuyordu, adamın kollarında, üflemeliler hüzünlü kısma geçtiğinde…
El ele tutuşup koşmaya başladılar, balo salonundan çıktılar ilk gelen taksiye bindiler. Timpani ve diğer vurmalılar armoniye eşlik ettiğinde, plakasının önemi olmayan bir takside, arka koltukta aşıklar bakışıp gülüyordu. Yaylılar ve üflemeliler son notaları hayatlarımıza duyururken, aşıklar yarına gidiyordu…

Sahi yarın var mıydı, bilinmez ama taksi farları yol kenarında süpürge otlarını belirgin kılıyordu. Koca bir pembeliğin içinde inip, süpürge otlarının arasında, balodan çaldıkları şampanyayı açtılar. Ve yarın var mıydı, bilinmez ama bu gün beraberlerdi işte. Ve eğer bir yarın varsa ikisi de yan yana olabilmeyi isterlerdi. Sahi, bu sefer bir yarın vardı. Bu güzel aşk bir güne sığamazdı. Yarın kesinlikle vardı.

Angelus

Angelus

Mühim biri değil...

Tüm Yazıları >>>
Angelus

. Angelus . (tüm yazdıkları için tıkla)