Ben, Sen, Biz ve Onlar…

Ben, sadece ben, sessizlik ve onun getirdiği büyülü düşünceler…

Eski Menü
Bir Sayfa Seçin

Ve işte yine bir sabah, her sabah gibi… Görebilene, muazzam bir ilham kaynağı, tıpkı her şey gibi… Ben sabahları pek sevmezdim. Her sabah, kahvelerini içerken camdan ufka bakıp, yeni güne umutla başlama küstahlığını gösterenler gördüm.  Sonra bir sabah gördüm ki bütün gecelerden daha güzel.  Ben bir sabah gördüm ki, o sabahta insanlar yeniden aşık olarak uyandılar. Öyle bir sabah ki; o sabahta insanlar tanrılarını, dinlerini değiştirdiler.  Ve bir sabah ki; bütün gecelere biteceklerini kabul ettirdiler. Güneş yeniden doğsun diye beklediğimiz gecenin ardındaki sabah. İşte o sabah ki; kara kış bitti. Çatıya çıkıp kar temizlemek zorunda değiliz o sabah.  İşte öyle güzel sabahlar gördüm.  Adını söyleyemediğimiz Küba sahillerinde doğan güneşin getirdiği sabah gibi güzel.

O sabah ki; bir İtalyan Devrim Marşı yazılmış ya da Soğuk Savaş bitmiş ya da son Nazi kampı boşaltılmış, öylesine umut vadedici… Ah, evet, umut…Umut, imkansızlığa giden yolda yapılan ilk hata, otopsi sonrası organları rastgele yerleştirilmiş, kimsesizler mezarlığına giden bir arabada huzur bulamamış bir maktul. Benliğine acınası şeyleri yapmayı makul gösteren olgu… Tecavüze uğradı diye öldürülen bir kadın…  İmkânsızı arzulama dürtümüzün tetikleyicisi…

“Neden ayağa kalkmaya devam ediyorsunuz, Bay Anderson?” sorusuna tek mantıklı cevabımız.  Sahi neden ayağa kalkıyoruz? Sabahlar, geceler için mi?  Ayağa kalkıyoruz çünkü; o sabahlardan daha güzel geceler de olabilir ve o gecelerden daha güzel kokular ve o kokulardan daha güzel kitaplar ve o kitaplardan daha güzel çiçekler ve inanması zor olacak ama, düzelteyim çok zor olacak ama,  o çiçekler büyürken, büyümeyi bırakıp yanlarından geçen kadına dönüp, bakıp iç geçirecekleri kadar güzel bir kadın da olabilir…

İmkânsız mı? O halde, “edebiyatın edeplerinden biri yalan söylemek.” diyorsun?   Ya da bana yalancı diyorsun? Abartı belki? “İki” rakamının sonsuza kadar “iki” olarak kalışı mı gerçek mi? Bilim, hayatı kolaylaştırmak ve gerçek olanı kanıtlamak için uğraşır. Sanat ise bunun ötesindedir. Dünyayı beğenmeyip onu değiştirmektir. Hem de sadece bir yazar olarak. İnsanları sokağa dökmeden, arkana destek almadan,  tek başına okuyucu için gerçekliği gereksiz kılmak.  Edebiyatçının işi imkânsızı betimlemektir. Bazen O’nun güzelliğini bazen ise onun güzelliğini…

Katatoni, aşk ve edebiyat benzer şeylerdir. Kendi zihninde büyüyen şeylerin gerçek dünyayı yok etmesini izlemektir bir yerde.  Özdemir Asaf bile hikâyeye göre “Her neyse” deyip kalkıyor kadının masasından. Çünkü aşığın gözünden göremez ki sevgili kendini. Bu imkânsızdır… Ve işte bu da tam olarak edebiyatın konusudur bu yüzden.

Ve işte yarın öyle bir sabah ki, ben hala imkânsızı betimlemeye çabalayacağım ve sen ise aynada göreceksin.  Ve Tanrı’nın espri anlayışı da bu ya, benim gözlerimle görmeden aynada neye baktığını asla bilemeyeceksin. Ve sen öyle bir yarınsın ki, uğruna sabaha çıkmaya değer ve sabahlar öylesine bahane ki seni anlatmaya yetmez lisanlardaki kelimeler…

Angelus

Angelus

Mühim biri değil...

Tüm Yazıları >>>
Angelus

. Angelus . (tüm yazdıkları için tıkla)