Ben, Sen, Biz ve Onlar…

Ben, sadece ben, sessizlik ve onun getirdiği büyülü düşünceler…

Eski Menü
Bir Sayfa Seçin

İhtiyar adam, nargilesinin marpucunu ahşap masanın üzerine koydu, beyaz,   kirli sakalına karışarak çıkan duman eşliğinde sordu;
– “Peki mevzu nedir? Düzeltin lütfen… “dedi.

Diğerleri gibi dizlerine battaniye örtmemiş olan söze girişti;
– “ Mayalar, siyahi ya da Alevi değildi. Ya da hepsi kadın değildi… Lakin onları soyup soğana çeviren adamlar, bunları Avrupa medeniyetleri gelişsin diye yaptığından adına “Keşifler” dedik.  Kimse kalkıp, Kanada’yı Leif Ericson buldu demedi.  Çünkü Leif bir Viking’ti. Yine bir Avrupalı ya da bizden değildi. Ben merkezli üzüntülerimize Milgram’ın ve John B. Watson’ın çok güzel deneyleri (*)  var. Ama insan sadece bunu kabul edebilecek kadar gelişemeyecek.  Belki de tıbba ya da psikolojiye etik kurallar getirmelerinin sebebi kobayın sağlığı değil de ne kadar iğrenç varlıklar olduğumuzu anlamamızı istememeleridir. İnsanların eğitimsiz olması değil de insanların organize olmasıdır sorun belki de? Devlet kurup,  flama seçenlerdir sorun teşkil edenler? İlk örgütlenenler dışarıda bırakmıştır başkalarını? İnsan güçlendikçe iyiyi elden bırakır. Hani iki kurt vardır ya, beslediğimiz de kazanmaz bir noktadan sonra, iyi de kötünün yanına geçer, insan güçlendikçe. Neandertalleri öldürüp yiyen bizlerdik. Hiç olmamış gibi bugün sosyal medyadan “ ben iyiyim, harikuladeyim” yazıyoruz üzeri kapalı.  Herkes birbirine “Sorun ne?” diyor. Belki de bir sorun yoktur. Belki de insan düşünülenden daha da aşağılıktır? Ve eğer soracak olursanız bana, “O halde neden yaşıyorsun?” diye, açıkçası ben de bilmiyorum.  Sadece vücut devam ediyor demek ki bir şekilde.  İşte vicdan bir mahkeme ve çokça rüşvet yiyor. Suçlu asla “ben” olmuyor.  Hatalı bir evrimin yanlış bir geçiş basamağıyız diyeceğim ama o zaman da suçu yine başkasına atmış olacağız. “ dedi

Beyaz sakallı közle oynadı. Yeni közü koyunca marpucu tekrar eline aldı. Masadaki herkese göz ucu ile baktı ve;
– “ Umut bahçesi çiçeklendikçe, böceklenmesi kaçınılmazdır. Kısa ömürlü çiçeklerin kokusu için katlanmayalım mı sineklere? Evrim ya da değişim zaten başlı başına bir paradoks, bir çıkmaz değil mi? En basit halini sevmeliyiz bence bir şeylerin, çeşmeden su getirmemiş insanlar nasıl anlarlar ki musluktan su akmasının azizliğini? Bana soracak olursan, sorun hep daha fazlasını istemesi insanın. Bir türlü sıcak bir barakada yalnız yaşamak yetemedi insana. Sokrates’in dediği gibidir belki de; “ Zenginlik çok şeye sahip olmak değil az şeye ihtiyaç duymaktır.”

Üzeri örtülü olmayan söze girişecekti ki,  kel beyaz tenli gri sakallı diğer kişi söze girişti;
– “”Devrimi yapan kendini beğenmişlikti, özgürlük sadece bir bahaneydi.”  der Eric Hoffer. Ve söylemekte yarar var ki ; ”Dünyadaki bütün kötülükler, birilerinin başkalarının iyiliği için hareket etme hakkını kendinde görmesiyle başlar.” diye de ekler. O sebepten toplum hakkında çıkarım da yapsak, onu değiştirmeye de çalışsak bu bizi, Marx’ın, Lenin’in, Bakhunin’in ya da Nietzsche’nin hatalarının tekrarına sürükler.  İnsan toplu halde değerlendirilmeyecek kadar geri zekâlıdır.  Çünkü hala ve hala birilerinin, birilerine eşit olması gerektiğini savunur.  Memelilerde bu algı hatası sadece insana özgüdür. Çünkü insan kendi benliğini zayıf görünce toplumda kaybolmak ister. Yine Hoffer’ın dediği gibi; “Eşitlik arzusu, bir bakıma kişiliği gizleme arzusudur.”  Çünkü insan hala kişiliğini değerli görür ve olaya “ben” merkezli bakar. “ Kendini bu denli belirgin görünce kaybolmak ister ama aslında okyanustaki kumlardan sadece biridir. “

Güzel saçlarını kulağının arkasına atmış beyaz tenli ve bir orman kadar yeşil gözleri olan kız doğruldu ve;
– “Belki de üçünüz de haklısınızdır. Ama bunca yıllık seçim zorunluluğu yüzünden hep bir seçeneğe yönelmek zorunda hissediyorsunuzdur kendinizi.  Eğitim sınavları, siyasi seçimler sosyo-ekonomik seçimler hep sizi tek bir seçeneğe mahkûm etti. Ama hayat bundan belki de daha fazlasıdır.”

Masadaki marpuçlu ihtiyar adamın tatlı eşi doğruldu ve genç kıza;
–  “ Evlâdım, bizim için mevzu sadece burada oturup güzel zaman geçirmek tıpkı buradaki bütün müşteriler gibi ya da dünyadaki her insan gibi… Sorunları çözmek ya da gerçek sorunları aramak sadece kendimizi değerli görelim diye yaptığımız bir şey. Yoga ya da namaz gibi bir etkinlik işte…“

Kulağının arkasındaki saçlar yüzüne düştü kızın.  Küçük Kara Balık’ın (**) hikâyesinden sonra uyuyamayan Küçük Kırmızı Balık gibi okyanusa bir kez daha baktı ve merak etti; toplum birinin fanusundaki sosyal bir deney miydi?  Ya da o kadar bile değerli değiller miydi? Aradığı her şey Güneş’in doğup, battığı bu yerde olabilir miydi? Ya da aradığı her şey, Küçük Albert’in (***)  korktukları gibi sonradan mı öğrenilmişti…

(*) Stanley Milgram’ın “Milgram Deneyi” (1961)
     John B. Watson’ın “Küçük Albert Deneyi” (1919) (tahmini)

(**)    Samed Behrengi / “Küçük Kara Balık”

(***)  John B. Watson’ın “Küçük Albert Deneyi” (1919) (tahmini)

Angelus

Angelus

Mühim biri değil...

Tüm Yazıları >>>
Angelus

. Angelus . (tüm yazdıkları için tıkla)