Ben, Sen, Biz ve Onlar…

Ben, sadece ben, sessizlik ve onun getirdiği büyülü düşünceler…

Eski Menü
Bir Sayfa Seçin

Düşen bombaların sesi daha az duyulsun diye devletin yerleştirdiği hoparlörlerden son ses, sert müziklerin çaldığı bir ülkeydi bizimkisi… İnsanlar zamanla metal gruplarını benimsemiş ve sevmişti… Hatta bazen, hayatımız bir filmmiş gibi arka fon jeneriği oluyordu, o müzikler. Ama çoğu zaman bastıramıyordu düşen bombaların zihnimizdeki çığlıklarını. Öylesine bir coğrafyaydı ki bizimkisi; korktuğumuz adamların arkasına sığınırdık.  Doğu’nun harap yaşantısındaki bir bir sönen umutlardık. Güneş bile her sabah doğduğu yeri terk ediyordu. Doğduğu yerden arkasına bile bakmadan göç ediyordu.  Çocuklar, babalarını hatırlayamayacak yaşta babalarını kaybediyorlardı. Geceyi aydınlatan büyük patlamalar ile eş zamanlı başlayan müzik, hatırımdan asla gitmiyor. Müzik artık rahatlatmıyordu. Müzik sesi duyunca bir yerler havaya uçuruluyor sanıyorduk.  Çoğu zaman da tahminimiz doğru oluyordu.  Düşen bombaları görmemek için yere bakardık çoğu zaman. Başımızı kaldırmayınca her gün önünden geçtiğimiz heykelleri bile görmez olduk. Sanatı da böylece kapalı alanlara sığdırdık…

O evrede en masum şey; edebi metinlerden fırlamışçasına güzel olan sevgiliyi izlemekti… Bazıları buna da karşı çıktı. Ahlaksız buldu… Ahlak çok garip bir şeydi. Bombaların düştüğü yerde öpüşenlere kızıyordu insanlar… İnsanlar haklıydı gereksiz hiddetlenmekte. Savaşın yüksek fiyatları, surları aşıyordu. Zenginlik artık sadece kışladaydı. Çalışmak bile açlığı geçirmiyordu. Silahlı olan görevliler, en baştaki masum teşkilâtlanmalarını değiştirmiş, tamamı ile bir terör örgütü olmuşlardı. Tanrılar yarattıkları ırklar arasından en çok insana şaşıp kalmış olmalıydı.

Aslında tüm hikâye yine bir saldırı sırasında çalan bir şarkı içerisinde geçmekteydi… “Under The Bridge” (*)  çalarken bana göğe bakmaktan korkmamayı öğreten kadın, gecenin koynunda süzülen bombaları göz ardı etmeyi öğretti. O kadını yere baktığım sıralarda da güzel buluyordum lakin heykelleri resimleri ve mimari eserleri gördükten sonra ona ibadet etmeye başladım… Ve açıkçası hiçbir sanat eseri onun kadar güzel değildi…

Şehirde onun sevdiği yere gitmiştik, Leduras Köprüsü ışıkları ile akarsuyu aydınlatıyordu…  Yakamoz kadar olmasa da suya çok yakışıyorlardı…  Siz yağmurda öpüşmeyi romantik bulanlar; şemsiye bile olmadan düşen bombalar arasında öpüşmeyi denemelisiniz… Ölüm bir nefes uzaklığındaydı ve hayattaki en değerli şey; aslında ölümdü. Bir sonu olması bu kadar yaşananı değerli kılıyordu… Maskesinin ardını görmeden âşık olduğum kadın düşen bombalarla birlikte yere yığıldı… Onla birlikte diz çöktüm ama ironisi de bu ya, en çok yaşamayı istemem gereken anda onun yere yığılması ile hayata tutunan son köklerim kurudu… Ölürken kucağımda idi, olabildiğince fazla bakabilmek için gözlerini gözlerimden ayırmadı ve kucağımda bir anda ağırlaştı. Gözlerindeki fer sönünce ay utancından bu diyarı terk etti. Daha da garibi Azrail uzun süre uğramayacaktı bu topraklara. Ona uzun süre yetecek kadar güzel bir ruh almıştı yanına…

“I don’t ever want to feel
Like I did that day
Take me to the place I love
Take me all the way” (**)

(*) 10 Mart 1991 yılında çıkarılan “Blood Sugar Sex Magik” adlı Red Hot Chilli Pappers albümündeki bir singledır.

(**)    Rick Rubin yapımcılığında çıkarılan albümün yayın ve yayım hakları Warner Bros. Entertainment Incorporation’a aittir.  Söz yazarı; Anthony Joseph Kiedis’tir.

Angelus

Angelus

Mühim biri değil...

Tüm Yazıları >>>
Angelus

. Angelus . (tüm yazdıkları için tıkla)