Ben, Sen, Biz ve Onlar…

Ben, sadece ben, sessizlik ve onun getirdiği büyülü düşünceler…

Eski Menü
Bir Sayfa Seçin

İzbe ve tozlu bir barakada gün ışığı yavaşça Lola’nın tenine vuruyordu. Lola, Azdor’un yarasını sarıyordu.   Çantasını astığı sağ omzu, çantanın ağırlığından yaralanmıştı. Azdor, yalnız geçen sonsuz yaşam kadar korkunç bir güzelliğe sahip olan Lola’ya ;
– “Torjuen’de kalmanı istemiyorum. Gözcüler geri dönmüyor. Düşman yakında ve bizim ne binek hayvanımız ne de modern silahlarımız var. Terk edilmiş bir sınır kasabası uzun müddet dayanamaz. Surlarımız bile ahşap.  Kervanla birlikte güneye Forglin’e gitmeni istiyorum.

Lola, üzgün ve şaşkın bir ses tonu ile;
– “ Neden seni yalnız bırakacakmışım?  Savaşı kazansanız dahi Forglin’de beni nerede bulacaksın ki? Nasıl haberleşeceğiz? Güvercin için uzun bir mesafe ve eğer düşman yakınsa sadece askeri postalar mektup taşır. Bir daha birbirimizi bulamayız…”

Azdor;
– “ Ne kadar uzağa gidersen git seni, sana dönen günebakanlara sorup bulurum.  Bizim çağımız kapanıyor Lola, devir piyadelerin değil mancınıkların, kuşatma kalelerinin devri.  Artık düşmanlar yüzlerini metallerin arkasına saklıyor.  Ülke düşecek, demir ordular yavaş ilerliyor ama savaş kaybetmiyor. Bizler sadece ata binmeyi, gürz sallamayı, kılıç ve balta kuşanmayı, ok atmayı biliyoruz. İlk bakışta çok şeymiş gibi gelse de düşman ötesini yapıyor.  Koçbaşları, mancınıklar,  arbaletler hepsi değişiyor. Çağa Torjuen’den ayak uyduramayız.  Yanan kayalar fırlatan aletleri var.  Sen kervanla yola koyul, savaş anında insanların evinden alabildiğim kadar değerli eşyayı alıp ben de kaçacağım, yeni bir hayat kurmaya yetecek kadar altın bulabileceğimi umuyorum. “

Lola;
– “ Sen çok güçlüsün, kalıp yardım etmelisin köylülere. Bir lidere ihtiyaç duyabilirler.”

Azdor;
– “Köylülerin yardımına çok sevdikleri kralları koşsun.  Ya da kutsal saydıkları bayraklarından baraka yapmayı denesinler.  Bu ahmaklıkları ile zaten ölümü hak ediyorlar…”dedi ve bir anda Lola’sına bakıp güldü, devam etti; “  Ama senin kadar güzel bir kadın şimdi uyumalı, gün batınca kalkacak kervan, eşyalarını hazırla ve uyu… Ben seni bir iki saate uyandırırım.” dedi ve o sırada kapı tıklatıldı.

Üç kere, yavaşça tıklatılan kapı, Savaş Divanı demekti.   Oturduğu yerden kalktı. Lola’nın önünde arkası dönük bir şekilde diz çöktü, eli ile ince bir bez parçası uzattı.  Lola, Azdor’un saçını topladı. Azdor gürz ile kısa baltayı aynı anda kullanabilmesine karşın, saçını asla toplayamazdı. Saçı güzelce at kuyruğu olarak toplanınca doğrulup Lola’yı, teşekkür maksatlı alnından öptü. Lola da eli ile Azdor’un sakalını düzeltti,  biraz bez yırttı üzerinden ve onunla Azdor’un uzun sakalını topladı.  Azdor gülümsedi ve Divan’a gitmek için yola koyuldu.

Divan sadece savaş tehlikesi ile karşılaşınca kurulan genelde her haneden birer tane katılımcı ile köyün meydanında yapılırdı. Ve son beş yıldır yapılmamıştı. Beş yıl önceki savaş, düzenli bir orduya karşı değil etraftaki çetelere karşı yapılmıştı.  Azdor da varınca Divan’ı köyün, zamanı ile en yüksek rütbede askerlik yapanı olan Ledisdas Agdos başlattı;
– “ Kırk iki yıllık yaşamımda kralın ailesini ve onun hanedanlığını korudum. Gözcülerimiz ve öncü birliklerimiz geri dönmemeye başlayınca kraldan yardım istedim. Bize sadece iki düzine okçu yolladı, onlar da mektuplara bakılırsa yarına burada olacaklar. Gün batımından sonra düşman burada olacak.  Okçular gelene kadar, piyadeler olan bizler köyü savunurken çok kayıp vereceğiz,  hatta köy düşebilir. Yaşlı ve hastaları kervana katamayacağımız için, herkes kalıp savaşmalı.  Yaşlıları da burada ölüme terk edemeyiz.  Torjuen olarak nice badireler atlattık. Ve çok iyi savaşçılarımız var.  Belki, babamın babasına hizmet ettiğini ve bu amaçla öldüğünü bildiği halde bizi umursamayan ve benim de  gençliğimi ona hizmet etmekle geçirdiğim kralı umursamıyor olabilirsiniz. Ama bu topraklar, kralın hanedanlığına değil size ait. Derebeyliğimiz için atalarımızın kral birliklerini nasıl yendiğini hatırlayın. Bizler, Tanrıları yenerek bu dünyayı onların elinden almış insanlarız, iki tane parlak zırhlı dallama bizi bu dünyadan silemez!” dedi ve o anda kabaran testosteron seviyesi ile insanlar bağırmaya başladı.  Ledisdas Agdos gerçekten iyi bir masal anlatıcısıydı.  İnsanları, gerçekten zamanı ile tanrıların bu dünyada yaşadığına ve Torjuenliler’in gelip tanrıları yenerek bu dünyayı onlardan aldığına inandırmıştı.  Ama Azdor onun bir inananı değildi.  Azdor, o kadar kişi arasında gür bir sesle Ledisdas’a sordu;
– “Planın nedir?  Kral ve belli ki tanrılar bizim yanımızda değil? Şimdi ne yapacağız?” diye sordu; tabi ki bunu savaşmak için değil altın çalma planını rahat yapabilsin diye sordu…

Ledisdas Agdos;
– “ Yanabilecek ne varsa onlardan bir set yapacağız. Ve onu ateşe vereceğiz, aslında bize zaman kazandıran her şeyi ben daha emrini vermeden yapın istiyorum. Ateşten bir duvar örün. Yanacak şeyleri yağlayın.  Düşman geldiğinde bir anda parlamalı alev.  Kılıçları bileyin.  Demircide çalışabilecek olanlar halka hizmet versin. Geriye kalanlar, yemek işi ile uğraşsın bir kısmı da surları sağlamlaştırsın ve bir de sadece çocuklar köyü terk etsin, kadınların savaşmasına ihtiyacımız var.” Dedi

Azdor’un dizinin bağları çözüldü hemen Lola’ya doğru koşmaya başladı. Bu tabi ki Ledisdas Agdos’un da dikkatini çekti. Eve gidip Lola’yı uyandırdı. O sırada kapı çaldı. Azdor kapıyı açtı, gelen Ledisdas idi.

Ledisdas Agdos;
– “Lola’yı göndermeye niyetlisin, biliyorum. Lola’yı nasıl sevdiğini inan bana anlıyorum. Ama yollar da tekin değil artık. Kral askerleri bile şuursuz. Eski dünya kayboluyor Azdor, içip içip savaş kazanıp, kanlı zeminde sızdığımız günler bitti. Artık ordular daha düzenli, alt edebilmek için herkese ihtiyacımız var.” Dedi.

Azdor;
-“ Eski çatışmalardan hatırlarsın beni, yoluma çıkma, bilirsin iyi savaşırım. Bırak Lola gitsin.”

Ledisdas Agdos;
– “ Biliyorum iyi savaştığını. Bu yüzden Lola’ya ihtiyacım var. Ona eminim her şeyi öğretmişsindir.” Dedi ve devam etti; “ Kapıda üç nöbetçi var.  İyi savaşlar…”

Ledisdas çıkınca Azdor ve Lola bir müddet bekleyip çıkmayı planladılar. Öyle de oldu; çıktıklarında gün yavaşça batıyordu.  Kapıyı araladı Azdor, yavaşça çıktılar. Nöbetçi filan yoktu… Herkes son bir telaş ile koşuşuyor, savaşa hazırlanıyordu. Azdor içeri girip baltasını ve kılıcını aldı. Lola’nın elinden tutup koşarak kervanın olması gerektiği yere gittiler. Kervan hala oradaydı. Ve artık kervan için çok geçti.  Doğudan saldırması beklenen düşman batıdan da saldırıyordu… Bir grup, köyün etrafını saran derme çatma ahşap sura tırmanıp içeri atlıyordu. Bir anda ok yağmuru başladı. Ve diller varmaz söylemeye ama ilk kurban, Lola idi… Yavaşça yere düşerken bile elini bırakmadı Azdor’un…  Azdor’un gözleri kocaman açılmıştı… Öylesine bağırdı ki “Lola” diye, oku atan zavallı nasıl bir tehlikeye giriştiğini idrak etti. Lola’nın vefatı ile günün son ışığı da çıplak tepelerde sönüp gitti…  Azdor adama bağırarak koştu, tek manevra ile adamın kılıcı ile yaptığı hamleyi savuşturdu, adamın iskeletindeki kasık boşluğuna kılıcını saplayarak midesine kadar itti kılıcı, adamı o şekilde, tek eli ile  havaya kaldırdı, adam çığlıklar atarken oradaki bir ağaca yaslayıp adamı diğer eline aldığı baltasıyla kafasını uçurdu.  Sonra Lola’sına koştu; etrafında günebakanlar boyunları bükük bir şekilde Lola’ya bakıyorlardı…

Ağlamakta olan Azdor’u tanıdık bir el kaldırdı, Ledisdas;
-“ Kendine gel; savaştayız, ağıtlar savaştan sonraya saklanmalı!” dedi… Kulübelerden birine girdiler. Ledisdas,
Azdor’u zapt etmekte zorlanıyordu. Dayanamayıp Azdor’a bağırdı;
-“ Bu bir savaş! Ölüme gitmemelisin elimdeki en iyi asker sensin, bir alkolik ve müptelasın ama elimdeki en iyi askersin, bekle onları yeneceğiz ve kafalarından Lola’ya bir piramit yapacağız. Sadece hayatta kal!” dedi. Azdor ağlıyordu, ama gözlerinde hüzünden çok öfke vardı, öyle bir öfke ki; Lola’nın güzelliğinden bile daha korkunçtu. Tanrılar dünyadan atıldıkları gün böyle öfkelenmemişlerdi. Hemen Azdor ve Ledisdas gözcü kulesine gittiler.

Meşalelerin sayısına ve birbirlerine uzaklıklarına bakılırsa yedi yüz civarı asker taarruzda idi…  Köyde ise idare edebilir seviyede kılıç tutabilen yüz elli kişi anca vardı, toplamda dört yüze yakın da köylü vardı…  Dımdızlak ortada kalmışlardı. Ne surları ne de bir planları vardı.  Azdor ;
-“ Ledisdas, atlı birlikler kur, her ata iki kişiyi bindir, önde atı kullanan ve kılıçlı biri, arkada ise bir okçu olsun ve sürekli hareket etsinler, eğer düşman yaklaşırsa kılıçlı öldürsün, uzakta ise okçu öldürsün “ dedi ve ekledi; “ Sonuçta köylüler ata binebiliyor. “

Ledisdas’ın onayı ile bu birlikler hemen oluşturuldu. Barikat da bu zaman kazanma sayesinde hemen hemen bitecekti, köyün düşeceği ortadaydı ama belki; sabah gelecek olan düzenli okçularla bir umut düşman yılabilirdi.  Atlı okçular uzun menzilde iyiydi, hareketli oldukları için düşman oklarından da kaçabiliyorlardı ama devamlılığı yoktu, birkaç saate atlar yorulacak insanlar ölecekti. Atlı okçuların tek faydası, demir giyinen düşman askerleri savunma düzenine getirip ilerlemelerini yavaşlatmaktı. Demir ordu ile köy arasında iki kilometre kalmıştı ve arada köye yedi yüz metre kala barikat kurulmuştu… Bu arada Azdor ve Ledisdas, birkaç kişiyi yanlarına alıp köyün derme çatma duvarlarının etrafında devriye geziyordu. Azdor istisnasız karşısına çıkan her düşmanı en acı ölümlere mahkûm ediyordu.

Günün ağarmasına az kalmıştı, askerlerde uykusuzluk baş gösteriyordu ve barikata iyice yaklaşmıştı düşman.  Düşman askerleri barikatı görünce gülerek üstüne tırmanmaya başladılar, birer birer çok rahat aşıyorlardı. Ledisdas gülümseyerek okunun ucuna yağlı bez sardı, bezi ateşe verdi ve oku barikata attı. Düşman, rakibinin barikattan çok gerilere çekilmesinde bir bit eniği arar gibi olmuştu ama saldıkları korku yüzünden kaçıştıklarını sanıp ilerlemeye devam ettiler. O sırada ok ivmesini kaybetti ve bir anda geceyi aydınlatan kocaman bir kıvılcım düşman ordusunu ikiye böldü. Çoğu yanarak ölen düşmanın ordusunu ateş ayırdı ve iki grup olarak kaldılar, Azdor önde olmak üzere piyadeler ateş sayesinde köşeye sıkıştırdıkları düşmana hücum etti, korkudan gardları düşen birlik, ışık görmüş böcekler gibi kaçışmaya başladı ve o sırada arkadan Kral Ordusu’nun borusu öttü, okçular gelmiş olmalıydı. Okçular yerlerine geçip savaşa dâhil oldular ama Batı’dan gelen diğer akıncılar fırlatma baltaları ile okçu birliğinin kumandanını ağır yaraladılar. Okçular savaş meydanının birkaç metre uzağındaki sıhhiye tepesine sığındılar, ne de olsa okları yüksekten atmak her zaman kârlı işti. Bu tepenin özelliği aynı zamanda bir mağara gibi olmasıydı. Tepenin zirvesi normal bir doruk olsa da ona giden yol hendek gibi içerideydi, buralara da sıhhi malzemeler saklanırdı. Ledisdas savaşa gitmezse halkının ihanete uğramış gibi hissedeceğini biliyordu, okçular o köyün coğrafyasına hâkim olmadıklarından bir yöneticiye ihtiyaç duyuyorlardı.

Bu arada Azdor omzundaki yaraya bir yenisini ekledi ve alkolsüz dayanamayacağını fark etti. Düşman atlılarından birinin önüne atladı,  kısa baltasını adama fırlattı sendeleyerek.  Omuzuna balta saplanan adam atı kontrol edemedi ve şaha kalkan attan yere düştü.  Azdor baltasını adamın omzundan çıkarıp, miğferin göz deliklerinin içine kılıcını sapladı… İkisine ayrı, ayrı… Sonra ata bindi, alkol fıçılarının çoğunu barikata taşıdıklarını biliyordu, aklına tıpta kullanılan haşhaş geldi ve sıhhiye tepesine doğru dörtnala gitmeye başladı.(*)

Tepeye vardığında Ledisdas ile karşılaştı, ikisi de şaşırdı. Aynı anda birbirlerine sordular Azdor;
– “ Yönetmen gereken bir savaş yok mu? Ne işin var burada?”

Ledisdas;
“ Ölmen gereken bir savaş yok mu?” dedi duraksadı ve devam etti; “Sen okçular için mi geldin? Kumanda etmeye?”

Azdor kekeleyerek;
– “ Ee… Evet, neredeler?”

Ledisdas okçuları göstererek Azdor’un üzerinden indiği ata bindi ve;
– Sen bir kahramansın, komuta etmek için düşmandan at çalıp buralara kadar yaralı halinle geldin, gerçek bir askersin!” dedi ve dönüp muharebeye doğru yol aldı. Azdor şaşkın bir şekilde gülümsedi. Ledisdas arkasını döner dönmez haşhaş sütü aramaya koyuldu. Okçulardan biri;
– “ Emirleriniz nedir efendim?”

Azdor haşhaş ararken;
– “ Her zamanki şeyler işte, gerin, fırlatın, öldürün, ee şey bir de atış serbest!” dedi.

Okçular şaşırmıştı ama ne gelirdi ki elden?  Düşmanı oklamaya başladılar, bu işte de gayet iyiydiler,  Azdor yere yatıp, haşhaş sütünü içerken aklından; “Ne geri zekâlı adamlar sadece atış serbest denmesi için bekliyorlar.” diye geçirdi. İnsan hep böyle olmalıydı. İşi yaparken, ona emir versin diye hiçbir şey yapmayan birine ihtiyaç duyuyordu.  Hiçbir şey yapmayan adam sadece kılıcı ile “Atış serbest!” diyor ve bakınıyordu, üstelik tüm işi yapan okçulardan daha fazla forsu vardı ve daha fazla para alıyordu. Rütbeli ordu mensubu olmak tam Azdorluk bir işti, Azdor yavaşça kendinden geçti…

Uyandığında; okçularından iki tane kaldığını gördü ve tepeye doğru beş kişilik atlı düşman birliği geliyordu, Okçuları uyarmaya kalmadan birinin omzuna ok atıldı. Diğeri köşeye sıkışmıştı, tepeden aşağı atlamayı içinden geçiriyordu ki; önündeki beş atlıdan, bir anda en arkada olanlar yere yığılmaya başladı; okçuya en yakın atlı okçunun gözlerinden bir şey olduğunu anlamıştı ve hemen arkasını döndü; görebildiği tek şey Azdor’un kana bulanmış sureti idi. Son düşman da ölünce okçu Azdor’u aziz ilân etti. Binlerce kere teşekkür etti… Savaş artık bitmişti, düşman ya kaçmış ya esir alınmış ya da ölmüştü…

Cesetler yakılıyordu, destansı bir kahramanlık sergileyen Torjuen köylülerini, kral bizzat tebrik etmek için yola koyulacağını bildiren bir mektup yollamıştı bile… Azdor çoktan aziz ilân edilmişti ama evinden çıkmıyordu, hiç yakamadığı ağıtları yakıp gözyaşlarını döküyordu… Kapı çaldı, gelen Ledisdas Agdos’tu.

Ledisdas Agdos;
– “Savaş biteli iki hafta oldu…Köylüler seni methediyor, şüphesiz yeni doğacak çocukların adı Azdor olacak.”

Azdor yaşlı gözlerle;
– “  Lola unutulacak ama? Kimseye anlatamayacağım, kimse bilmeyecek güzelliğini, iyiliğini…”

Ledisdas Agdos;
-“  Doğru mudur bilemem ama söylentiye göre Lola’nın vefat ettiği yerde günebakanlar yetişmiş ve yere bakıyorlarmış utançlarından…”

Azdor o sırada Ledisdas Agdos’un sol eli olmadığını fark etti. Elsiz kolunu işaret ederek;
– “ Eksilmişsin” dedi ve ekledi; “Şansına kılıç elin değil…”

Ledisdas Agdos;
– “ Gördüğüm her savaşta eksildim biraz, bazen uzuvların olur, bazen arkadaşların olur ve bazen kendi insanlığın olur… Yitip giderler dedi, omzunu açtı; sağ ve sol omuzlarında ikişer tane isim vardı;  sağ omzunda, “ Anderos ve Krandlil” , sol omzunda ise; “Gorbadru ve Botranez” yazıyordu… Konuşmaya devam etti; “ Krala hizmet ettiğim sırada en yakın arkadaşlarım bunlardı,  Gund Ayaklanması’nda öncü piyadeler bizlerdik, Anderos ve Krandlil sağ tarafımda, Gorbadru ve Botranez sol tarafımda savaşıyordu… O savaşta dördünü de kaybettim… Yedi yıl beraber eğitim almıştık…” dedi ve soluklanıp devam etti; “ Yarın kral buraya halka yardım etmek için gelecek, büyük olasılıkla birkaç kişiyi orduya çağıracak ve büyük olasılıkla sana, bana ve birkaç kişiye daha onur nişanı verecek… Burada senlik bir şey kalmadı… Orduya katıl. Gücün efsane olsun. Destanlarda anlatılanlar asla ölmezmiş. Gerçek ölümsüzlük budur.” Dedi.

Azdor;
– “ O tepeye haşhaş için çıktım, kahramanlık değildi amacım, köy düşse de umurumda olmazdı.” Dedi.

Ledisdas Agdos;
– “ Bazı kuşlar alçaktan uçar ama bu onların uçtuğu gerçeğini değiştirmez.” Dedi kalktı ve yola koyuldu…

O gece, Azdor katillerin destanlarda anlatılmasını ama Lola kadar güzel şeylerin unutulmasını sindirmeye çalıştı. Sabaha hiç olmadığı kadar üne ve servete kavuşacaktı ama bunlar Lola’nın yerini tutar mıydı? Ölüler diriltilemedikten sonra, savaş kazanılınca neden sevinirdik ki?  Yarın madalyalara boğulurken de bunu düşüneceğine emindi… Bir düşüncedir aklını yedi bitirdi; Lola’sızken mutlu olabilir miydi? İnsanların çoğu için yoksa mutluluk, neden vardı ki? Yitip giden, vefat eden miydi yoksa geride kalan mıydı? Lola’sız yaşam yüklemsiz cümleler kadar bozuk ve bir o kadar eksikti… Mum ışığında Lola’nın günlüğüne şu satırları yazıp, kahraman olacağı günün gecesinde aşırdığı haşhaş vasıtası ile uyuya kaldı;

“Sizsiz ve bizsiz neden vardı mutluluk?
Üç nokta olabilir miydi barınak
Yüklemi kaybolan cümlelerimize
Göçüyoruz her gün; geride kalarak.”

(*) İkinci Gorduin Kuşatması’nın öncesini konu alan bu yazıda; Azdor’un  bahsi geçen yazıdaki kahramanlığının esas hali konu alınır.

 

Angelus

Angelus

Mühim biri değil...

Tüm Yazıları >>>
Angelus

Latest posts by Angelus (see all)