Ben, Sen, Biz ve Onlar…

Ben, sadece ben, sessizlik ve onun getirdiği büyülü düşünceler…

Eski Menü
Bir Sayfa Seçin

Barın köhne havası sigara dumanıyla doluydu, ahşap masanın verniği de çıkmıştı, canı da… Zıpçıktı söze girdi;
-“ Tanrılarından bile medet ummazken, kullara neden bu kadar takıntılısın ki?” dedi…

Zampara sigarasını küllükte söndürürken ağzından son dumanı vererek;
– “ İnsanlar şiirleri aynı şeyi bir başkasının hissedip hissetmediğini öğrenmek için mi okur; yoksa hiç hissetmediği bir şeyi hissedebilmek için mi?”

Sıra Hergele’de idi. O da cevap vermeden soru sorarsa içki oyunu yine berabere bitecekti,  elini çerez tabağından çıkardı, parmağındaki kuruyemiş tozunu emdi ve;
– “ Zedelenen dokuları hücreler bölünerek tedavi edebilirken, kalp kırıklıkları neden iflah olmuyor?” dedi…

Üçü de aslında cevap vermek istiyordu birbirlerinin sorularına ama oyun sadece soru sormaya dayalıydı… Aslında pek bir şey ifade etmiyordu cevaplar. Sorular hep orada dururken, bir şeyleri “cevap bu mu?” diye götürüp, yanılmaktan sıkılmışlardı. Senkronize bir şekilde biralarını içerken pi sayısının onlar veya yüzler basamağındaki sıfırlardan kimsenin bahsetmediği gibi, onlar da bahsetmiyorlardı. Üçü de yaşamış ve yaşanmıştı… Lûgat-ı fasihi evlâ kılabilecek kadar güzel ve tatlı kadınlara âşık olup onlar için çokça ağlamışlardı… Çok kazanıp çok da kaybetmişlerdi… Sevinilecek şeylere sevindiler, yeri geldi üzüldüler. Sonra üzüntüler de sevinçler de aynılaştı, yine de aşklar satır aralarındaki çizgiler kadar düzgün, matbaa çıktısı kelimeler kadar duygusuz değildi. Dolma kalemden çıkan bir el yazması gibiydi hâlâ… Hüzünlü yerlerde yazarın gözyaşları, mürekkebi bozmuştu.  Üçü de konuşmak istiyordu ama anlatmaya değer ne vardı ki? Sonunda insan yaralarını derine gömmeyi öğreniyordu… Acaba “gözyaşı”  denince aklına ilk, mutluluktan akanın geldiği kadar mesut bir hayat yaşayan biri var mıydı?

Zıpçıktı sanki arzu etmiyormuşçasına söze girdi;
– “ Yine evirip çevirip belki biraz da geveleyip anlatamayacağım ama en önemli Kâbe kalp ise onu kıran, yıkan o veballe ne yapacak? ” Dedi

Hergele tebessüm ederek sözü aldı;
– “ Boş verin gönül işlerini de insan biraz hürmete mazhar olmak istiyor sanki… Haksız mıyım?”

Zampara gülerek;
– “ Bir atı s.kmek için kaç Brezilyalı gerekmektedir?” dedi. Biraz gülüşme ile biten son turda da mağlup olan çıkmadı. Herkes niteliksiz de olsa sorusunu sormuştu.

Zampara ağzından sakızını çıkarttı, eline yapışan sakızı küllüğe bırakabilmek için üç kere elini silkmek zorunda
kaldı ama başardı…  Elini yumruk yapıp masaya üç kere vurdu;
– “Siz Allah’a,  ben Zaloğlu Rüstem’e emanetim, tamam mı?” diyerek kalkıp gitti…

Zıpçıktı; arkadaşının gidişini izlerken;
-“ Yahu söylesene be Hergele, biz öyle rüzgârlarız ki gücümüze bakmadan olabildiğince çok bulutu sürüklemek istiyoruz peşimizden, daha elde ettiklerimizin değerini bilmeden fazlası için uğraşırken esinti olup, zayıflayıp mevta oluyoruz ya hani; herkes mi böyle?” diye sordu…

Hergele, yakmak için yeltendiği sigarayı bırakıp  Zıpçıktı’ya döndü;
– “ İnsanlar  “Lam” ve “Elif” gibidir, birbirlerine görünürde çok benzeseler de işlevleri farklıdır ve sen sormadan ben söyleyeyim; “Lam”(*) ve  “Elif”i (**) birçok şekilde birleştirebilirsin(***)  ama en makbulü ikisini de birbirine katarak(****) yapılandır, eğer sınırlarından vazgeçip başı sonu olmayacak şekilde birleşirlerse, Deli Dumrul da Rüstem de onları ayıramaz değil mi?”  dedi ve ceketini giyip masaya biraz para bıraktı… Bu elde de kazanan olmamıştı. Herkes sorusunu sormuştu da cevapları aramaya gitmeye ne cesareti vardı insanların ne umutları ne de takâtleri…

Adsız

Görsel notu; Çok kaliteli tasvirler ve görseller bulamamamızdan mütevellit
kâfî oranda güzel açıklayamadığımız için özür dileriz… Görsel sağdan soladır.

Angelus

Angelus

Mühim biri değil...

Tüm Yazıları >>>
Angelus

Latest posts by Angelus (see all)