Ben, Sen, Biz ve Onlar…

Ben, sadece ben, sessizlik ve onun getirdiği büyülü düşünceler…

Eski Menü
Bir Sayfa Seçin

“   Dil öğrenirdik ki methedebilelim onu. Çıkmaz sokakların ev bahçelerinden geçen dar patikalarında bile takip edilesiydi.  Evren sonsuz olduğundan mütevellit her yere eşit uzaklıktayken merkezi neden o olamazdı ki?  Kitab’ın da Tanrı’nın da bir mukaddesliği kalmadı ondan sonra… Dünya’nın etrafında dönen Ay âşkından utanmazken ya da elma bile ağaçtan uzaklaşmaya cesaret edemezken onun yanından ayrılmıyoruz diye neden utanalım ki?” diye aklından geçirirken elinde kürek, gözlerinde yaş olan genç kadına baktı. Sonra düşünmeye devam etti; “ Çorak bir uçurum kıyısında yırtık ve eskimiş battaniyeye sarılı cesedi defnederken bunları düşünmek çok saçma” dedi Zakata lakin yine de bunları düşünmekten alıkoyamadı kendini…

Dina ise daha da harap bir haldeydi… Ağlamaktan rimeli akmış genç kız son gücü ile küreği balçık gibi olmuş zemine sapladı ve sigarasını yaktı. Hava sanki bu illegal defin işlemine uysun diye bulutlu ama yağışsızdı.  Sigarasını içen bu genç sadece musallasız bir  bedeni gömmediğini biliyordu; birisinin sevgilisi, birisinin kızı ve hepsinden önemlisi gömdükleri birisi idi! Birilerinin yarın için umudu olabilirdi, birilerinin aşkı ve birilerinin maktulü idi.

Viran söze girdi;
– “ Dina, Zakata mümkünse şu merhumdan kurtulup gidebilir miyiz?”
Böyle demesine karşın Viran da gayet iyi biliyordu bazı şeyleri gömmeye çalışsanız bile toprak size kalkan olmazdı. Tohum misali yine filizlenip toprak üstüne çıkardı bazı şeyler…

Dina’nın gözünde ise daha farklı şeyler vardı… Bir daha ne Zakata ile ne de Viran ile görüşecekti. Ve işin kötü yanı Zakata bunun farkındaydı. Orada gömülmek üzere olan sadece bir maktul değil, Zakata’nın gariban duygularıydı da…  Ve garip olan vicdanları polis tarafından yakalanmak istiyordu lakin bu modern yaşamın zorla dayattığı bir dürtüydü işte. Yakalansalar da maktul hayata dönmeyecekti. Ceza çekse bile vicdan nasıl unuturdu ki bunu?

Yavaşça topraktaki çukura yerleştirdiler maktulü. Tam toprak atacaklardı ki Viran tekrar söze girdi;
– “Bir iki kelam edelim, adet yerini bulsun?” Belki şokun etkisi ile söylüyordu belki de gerçekten bir parça saflık kalmıştı yüreğinde…
Diğerleri de “ne anlamı var ki?” dercesine baktılar ama sonuçta kimse son sözlerini esirgeyemedi… “Böyle olmamalıydı… Böyle olsun istemezdik.”

Son topraklar atılıp ceset defnedilirken gök ağır bir cenaze senfonisi gibi gürlemeye başladı… Aslında herkes benliğinden bir parçayı da gömüyordu. Ölümün, her ne kadar yeni bir başlangıç olduğu öğretilse de onlara yıllarca, o kadar topraktan sonra cesedin dirilecek kudreti olduğuna inanası gelmedi hiçbirinin… Bu kadar kıyısındayken ölümün, açıkçası korkutuculuğu da kalmıyordu… Defin işlemi bittikten sonra uzaklardan setar ile eşlik edilen bir ağıt duyarcasına etrafa baktılar… Gözyaşlarını uzun kollu giysilerinin bileklerine sildiler. Gündüz yerini geceye bırakıyordu, karanlıkta inmek zordu o patikadan; ama artık toprakta kayamazlardı çünkü çok ağır bir yükleri vardı omuzlarında… Zemine ulaşmanın en kolay yolu o falezden aşağı bırakmaktı kendini…

Bir daha görüşmemek üzere ayrıldılar, artık başka insanlar seslenecekti onlara, başka insanların yanında sarhoş olacaklardı, başka insanları seviyor gibi yapacaklardı. Filmin sonlarına doğru klasik bir sahne vardır ya, adam gündelik işlerini yaparken duraksar bir noktaya odaklanır; sonra kapısını bile kapatmadan âşık olduğu kadına koşar… O sahne bu hayatlarda olmayacaktı. O an hepsi maktul olmak istediler. Yalnız atladıkları şey insan zaten her şeyden evvel kendini öldürürdü, ya yeknesak yaşayarak ya da arzularını körelterek… Satırların bittiği son sayfada aslında yazım hatası olsa da en son boşluğa yazacak kadar değerli şeyleri var mıydı insan hayatının? Başkaları için iyi bilirdik derlerdi belki ama kendisini bile bilmeyen bir ırk başkasını nasıl bilirdi ki?

Arkalarına baka baka indiler yamaçtaki farklı yönlere giden farklı patikalardan… Hepsinin kendi gemisi su alıyordu.   Çok şiddetli bir fırtınanın ardından sağ kalan gemileri aramamızın sebebi yalnızlık korkumuz ve bencilliğimiz miydi? Yoksa gerçekten umursadık mı hiç?  O yüzden fırtına sonrası yeni gemi aramaya koyulmuşlardı…  Yeni gemileri bulsalar da daha nice seneler gözleri denizde olacaktı… Bazı şeylerden göçmek sadece maktule kolaydı ve bazen boğulmak, fırtınadan kurtulmaktan daha kolaydı… Asıl trajedimiz hayatındaki fırtınalarla mücadele etmek değil; geriye kalıp kendi hayatında değil kendi hayatınla mücadele etmekti… Hayalci de perde de hayal ağacı da anlamsızdı ateş olmadan. Ve ateş çoktan sönmüştü, savrulan son dumanı da zamanla göçüp gitti…

bc83fe34f4b6b6c9075e0b2518899134   Görsel: Gustav Dore ‘un, Durante Alighieri ‘nin La Commedia Divina’sı için yapmış olduğu bir başka başyapıt.

 

Angelus

Angelus

Mühim biri değil...

Tüm Yazıları >>>
Angelus

Latest posts by Angelus (see all)