Ben, Sen, Biz ve Onlar…

Ben, sadece ben, sessizlik ve onun getirdiği büyülü düşünceler…

Eski Menü
Bir Sayfa Seçin

Gök ve yer gibiydik onla… Temas pürüzsüzdü lakin engeller vardı. Duvarlar vardı bizi ayıran ve içlerine saklanmış benlikleri ile insanlar vardı… Gökteki yıldızların gece olunca karşı kıyıdaki sokak ve ev lambaları olduğu gecelerden biriydi. Karşımda, sanki her arabanın bagajında ceset torbası yokmuşçasına duruyordu.  Bazıları vardır Dünya’da görseniz Cennet’tesiniz sanırdınız; ama bu öyle bir şeydi ki onu Cennet’te bile görseniz serap sanırdınız! Kurak topraklardaki dere misali emsâlsiz ve bir o kadar gerçeklikten ıraktı… Öylesine başka bir şeydi ki; sanki Beyaz Adam hiç kıta Amerika’sına ayak basmamış, Mustafa Kemal; “Ne kadar kömür, o kadar Zonguldak.”  dememiş gibiydi.  Onun doğduğu hafta Ay rakip olamayacağını anlayıp göğe çıkmamıştı. Önünde secde edip toprağı dinlemek istedim çünkü adımları bile bir daha bu kadar dünyevi bir hâl almayacak senfoniye eşlik ediyordu…  Kâkülü iyi ki gözlerine düşüyordu da yüzünün bütün güzelliğini bir anda görmüyorduk… Dayanamazdık… Ne dersek diyelim; biz sevemezdik onu… Bize sadece onu anlatmak düşerdi…

İyi de aşk abaküs misali değil miydi? Aynı düzlemde karşılaşmış boncuklar gibi… Bir tarafın ağırlığı diğerini çökertmemeliydi… Çöldeki kervan izlerine bakan bedevi misali çaresizdim ve bir o kadar umut doluydum… Çöldeki rüzgâr izleri gibi sinem ondan taraf esen rüzgârların taşıdığı koku ile doldu…  Tırtıllığı bile beceremezken kelebek olmayı anlatacak tek kişi oydu…

Bir tren garının sadece kullanılan kısımlarını temizleyen çalışanları gibi biliyordum uğrak bir yerde olmadığımı… Ama o benim istasyonumun yolcusu olsun diye yalvarabilirdim. Şehir ışıklarında sönmeyen güzelliği ile duruyordu… Kadı kızından bile daha az kusura sahipti ve o kusurlara da âşık olabilirdiniz. Dayanamayıp yanına gittim son mecalim ile;
– “Oturabilir miyim biraz?” dedim.

Kaidesiz bir bakışla;
-“ Neden? Bir kadının yanına oturup onu rahatsız edecek şeyler söyleyip ya da daha kötüsü ona inanacağı şeyler söyleyip bir anda bırakıp gitmek güzel mi?” dedi

Ürkerek ve dolu gözlerle;
-“ Hayır, asla! Çok sıradan olacak ama çok güzelsiniz ve bu denli güzel bir şey sanki hayatın sıkıcı kısımlarını yaşamıyormuş gibi gelir bana… Sanki güzel bir akşam yemeğinden sonra sevgilinizle eve giderken sıkıcı bir yolculuk faslı hiç olmamış gibi… Ya da toplu taşımada asla ayakta kalmamışsınız gibi… Sınavda kopya çekmemiş gibi, ya da yürürken hiç sendelemezmişsiniz gibi…  Hastalanmazmışsınız gibi,  Dünya’nın bayağılığından kurtulmuşsunuz gibi…  Öyle değilmiş gibi davranın, bayağılığınızı gösterin, sıradanlığınıza boğun beni ki gönlümden atabileyim sizi ve sonra gideyim, olur mu?” dedim…

Kadın güldü, siyah düz saçları ve kâkülü arasında beliren beyaz yüzündeki gözleri Dünya kadar maviydi…  Çıkık elmacık kemikleri gece kadar siyah olan saçlarının savrulduğu tepeciklerdi… Alt dudağı bile üst dudağına değmediği her an can çekişirdi… O bu haldeyken nasıl onu öpmeden durabilirdim ki? Devam ettim;
– “ Tenine değen Ay ışığı yüzünü bana gösterdiği için çok şanslıyım… Ey gelgitlerin sebebi! Su yükselip sana temas etmek ister, ona acı da ayaklarını suya değdir, bu sahilde öyle yürüyelim, olur mu?

Kadın ya kibarlığından ya da başka bir iyi huyundan mütevellit kırmadı beni, birlikte sahilde yürüdük… Onla yürümek Güneş’i takip ederek hep batıya gitmek gibiydi; sürekli batıya giderek asla batmayacak bir Güneş’e sahip olmak gibi…  Hayratlarda bile bir isim vardı ama onun bir ad vereni dâhi yoktu, kimsesizler yurdunda bir kimse olmaya çalışmıştı. Sonunda “mükemmel” olmuştu… Onunla olduğum her an, batan Güneş’in ayaklarımın altından diğer memleketleri aydınlatıp yeniden doğudan doğduğunu fark ettim… Şüphesiz hep biliyordum lâkin ilk kez fark ettim… Yâdellerdeki hayatım boyunca böylesine bir şey görmemiştim… Ve sanırım yolculukta kendini aramamak hata olsa da onu bulduğum an seferim sona erdi ama kadın için her şey daha yeni başlıyordu… Onun için başlayan şeyleri anlatacak kadar kalamadım yanında…  Ne kelebek olabildim ondan sonra, ne de yâdellerde tutunabildim…  O gittikten sonra Ruhu’l-Esved (*) gibi yalnızlığımda başkalarının hatalarıyla karardım, zamanla özelliğimi kaybedip unutulup gittim…
5730247bbd77186acb09f973266983ca - Kopya

(*) Hacerü’l-Esved

Görsel; One of The Surreal Pieces of Art by Antonio Mora

Angelus

Angelus

Mühim biri değil...

Tüm Yazıları >>>
Angelus

Latest posts by Angelus (see all)