Ben, Sen, Biz ve Onlar…

Ben, sadece ben, sessizlik ve onun getirdiği büyülü düşünceler…

Eski Menü
Bir Sayfa Seçin

    Güzel sanatların bir koluymuşçasına güzeldi. Geçtim çehresini; adam, kadının gölgesine bile bakılmasını kıskandığı için; eski zamanların Viyana’sını hatırlatan bir binanın gölgesine çekti zat-ı alisini…  Kızgınlıkla bağırdı adam;

– “ Ne dillere düştüm ne çöllere! Ne Mevla’m oldun ne de Leyla’m! Nedendir ki bu aşk bana haram? Neden bir tek ben değilim şadan? “ derken kadın da bağırarak adamın sözünü kesti;

– “ E-eh be! Şah’ın sarayları yıkılır da Unsurî’nin şiirleri kalırdı hani? Bak evladım kör gözlerini aç! Şah’ın sarayları da çöktü, Unsurî’nin beyitleri de! Biz araba arkasında sürüklenen naaşların dünyasındayız! Bugüne kadar en sapık beyinlerin bile yazamadığı bir distopyanın tam da ortasındayız!  Şadan değiliz ve olmayacağız! Ve bırak şad olmayı, belki Rosa dâhi hiç var olmayacak! (*)  Kırlarda koşan çocuklar yok artık geleceğimizde, gör şunu! Hiç değirmen görmemiş insanlar var ulan bu dünyada, neyin aşkı, neyin vefası, bu neyin kafası?! “ derken adamın gözleri doldu başını öne eğdi,  kadın saniyelik uzaklara daldı, onun da gözleri doldu ama devam etmesi gerektiğini de biliyordu. Kendisinden bir nebze daha uzun olan adamın başını çenesinden tutarak kaldırdı ve tatlı bir sesle devam etti; “ Ne intisap edecek saraylar kaldı ne methiye düzülecek adamlar ne de gazellere konu olacak kadınlar… Moğol Devri’nde yangın yeriyiz de fark edecek kadar aklıselim değiliz…” Kadın başını çevirip iç geçirdi, ağlamamak için daha kalın olan alt dudağını ısırdı, burun delikleri kasıldı ve gevşedi…  Sonra adama dönüp öylece adamın gözlerinin içine baktı, devam etti; “ Bu dünyada yaşları büyültülerek asılan insanlar var, ekmek almaya giderken ölen çocuklar, tatil beldelerindeki plajlara vuran mevtalar var, hadi onlar o yolun yolcusuydu diyelim, e peki tarladan buğday toplamayanlar? Onlar hâlâ var!   Senin istediğin kadınlar ve adamlar var ya hani, kümese girip tavuğa bakarak yumurtasını almaya cüret edemeyen, pak insanlar, onlar bu dünyaya fazla,  senin istediklerin de fazla… Hele ki akıl vasfına sahipken, şadanlık istersen, o hepten fazla! Beni de kendin gibi yapma, bırak gideyim…” dedi.

Adam son savunma olarak düğümlenmiş bir sesle;
– “ Eğer bu hikâye böyle biterse, eğer gidersen anlatıcımız hep benle kalacak, asla gideni anlatmaz yazarlar ya da yönetmenler… Çünkü sanat kalbi kırılanın işidir, beni boş ver ama bir gün bir anlatıcımız olursa ona acı, beni değil seni anlatsın diye gel kavuşalım.  Gel, eğer çekilen filmimiz tutarsa seyircilere acı, beni değil seni görsünler perdede… Sırf bu yüzden kal benle, en sert kışlardan sonra çatıdan eriyerek damlayan kar suları gibi baharı müjdele bize…  Bu işin başı tevâfuk mudur şans mıdır bilemiyorum; ama bitireni sen ol, Leyla’m değil Mevla’m ol?” dedi lâkin kadın dolu gözlerle tebessüm ederek binanın gölgesinden çıktı ve uzaklara doğru yola koyuldu…  Hoş ne kadar uzağa giderse gitsin adamın kalbinden çıkamazdı…

En nihayetinde anlatıcı adamla, kadın başkalarıyla kaldı. Farzın günah olduğu tek yer bu muhteris dilemmaydı işte; Onu unutmak farzdı; çünkü hatırlarsan hayat akmazdı ve bir o kadar günahtı çünkü bu sadece hercâiye yakışandı.

02ae2d05ed002e9d941f99eac08abc19

(*)Ich war, ich bin, ich werde sein!

Angelus

Angelus

Mühim biri değil...

Tüm Yazıları >>>
Angelus

. Angelus . (tüm yazdıkları için tıkla)