Ben, Sen, Biz ve Onlar…

Ben, sadece ben, sessizlik ve onun getirdiği büyülü düşünceler…

Eski Menü
Bir Sayfa Seçin

İnsanın, var olmaktan sonraki en büyük hatasıydı belki de organize olması… Organize olup birilerini üst kademelere ataması ve ardından alt kademedekilerin suçu hep alt kademedekilere atması… Bazı şeylere –nedendir bilinmez- değer verip onlara değer vermeyenleri yine üst kademenin emri ile tecrit etmesi, toplumun en acınası hâli değildir de nedir? “Toplumumuzda seni istemiyoruz.” demek de yetmez üstelik… Çekip gitmelerine de katlanamayız. “Onlar bizim tabularımıza uymayı öğrenmeliler” deriz.  Yıllarca çıkamayacakları bir binaya hapsederiz onları… Çıkmayacaklarından emin olmak için de alt kademedeki insanlardan bir kısmını o binaya yollarız.  Kimi mahkûmdur, kimi memur…

Herkes suçsuzdur elbet, en nihayetinde “suç” olan yaptığınız eylem değil, neden yaptığınızdır… Birini mi öldürdünüz? Savaşta mıydık? Kahramansınız! Değil miydik? Tutuklusunuz! İnsanlardan zorla para mı aldınız? Hırsızsınız! Pardon, devlet erkânı mısınız? E o hâlde “vergi”  almışsınız! Burada herkes suçsuzdur ahâli! Bir dili konuştu diye tutuklananlar da vardır, deri renkleri biraz daha farklı diye tutuklananlar da…  “Suç” doğanın bir hükmüdür aslında… Nihayetinde hep bu kadar –sözüm ona- pak değildik. Ancak insan aklı kadar aciz bir şey, bir anlaşmayı sadece “doğarak” kabul etmiş olmanızı bekleyebilirdi! Küçük, aciz kurumlarının otoritesini reddettiğiniz an, adınız “terörist” idi ve vatana ihanet, “doğarak” kabul etmiş olduğunuz anlaşmalarda en ağır suçtu.  Tecavüz gibi suçlar ise çok göreceliydi.  Mahkûma ederseniz şâhit bile bulamazdı, mahkûm memura ederse, hayâl bile edemiyorum doğrusu…

Biz burada, yıllarca aynı binada, sevmediğimiz insanlarla sadece zamanımız dolsun diye, sevmediğimiz hobilerle sıkılarak yaşadık. Gün geldi sevdiklerimiz süresini doldurup gitti, gün geldi sevdiklerimiz süresini doldurup vefat etti. Hep hayâller kurduk çıkınca ne yapacağımıza dair! Nasıl âşık olacağımıza, nasıl iyi birer insan olacağımıza, kim olduğumuza hep bu paslı ranzalarda karar verdik.  Bazen zaman geçsin diye çalıştık, kimi zaman saatlerce hâlimize ağladık. Tanıdık geliyor mu?  Bizim dışımızda hayat akıyormuş hissine kapıldık hep, oysaki memurlar da aynı binanın içinde idi, üstelik onlar hüküm de giymemişti?  Sonra fark ettik ki; dışarıdaki dünya da bundan farksızdı, sevdiklerimiz yapacak çok şey varken göçerdi, sevmediğimiz bir binaya tıkılıp kalırdık. Zorunlu olarak gördüklerimize, zorunlu olarak katlanırdık… Hayâller kurar ama asla gerçekleştiremezdik ve nihayetinde hâlimize ağlardık. Bu tellerin, gözcü kulelerinin, duvarların ardındaki dünya buradan farksızdı! Kafes ne kadar ferah ve cezbedici olursa olsun, en nihayetinde kafes, kafesti…  Mutluluk, biz neye kavuşamadığımızı bilelim diye vardı…  İyi olan şeyler hep ne kaybettiğimizi anlayalım diye vardı! Asla ulaşılmak için orada değillerdi.

İnsanın asıl cezası bir hâkimin tokmak sesi ile verilmemişti. Kocaman bir hapishanedeydik aslında ve giydiğimiz hüküm; hayatlarımızdı!

f770412c59ae3651ae6c276b31204bf7
Photo; taken from “mymodernmet.com”  from the article  “Sydney’s Canopy of Birdcages Suspended in Mid-Air ” By Alice Yoo October 28, 2012 (  Who shot the photo… Who? Who? Who?)

Angelus

Angelus

Mühim biri değil...

Tüm Yazıları >>>
Angelus

. Angelus . (tüm yazdıkları için tıkla)