Ben, Sen, Biz ve Onlar…

Ben, sadece ben, sessizlik ve onun getirdiği büyülü düşünceler…

Eski Menü
Bir Sayfa Seçin

Etrafındaki gençlere bakarak cepheye doğru yürüyordu Azdor…  Torjuen Müdâfaa Savaşı ‘ndaki başarısı ile girdiği Kraliyet Ordusu’nda vereceği ilk savaş için Vorgan’a doğru ilerliyordu… Belki Torjuen’de Lola ve kendi için ölebilirdi; ama Vorgan’da kim için ölecekti? Kral için mi? Anlamsız bir kumaş parçasındaki hiç beğenmediği bir desen için mi?  Ya da üstleri öyle emrettiği için mi?  Doğru ya; Lola yok diye ölecekti… Artık işin heyecanı kalmamıştı, Lola gitmişti; en önemli savaşını kaybetmişti Azdor…  Şehir silüetlerinde bile Lola’yı görüyordu… Bu kadar geri zekâlı insan yaşarken, Lola nasıl vefat edebilirdi? Hem de o kalın dudaklarının hizasındaki küt, siyah saçları ile sanat eserine benzerken? Bir sanat eseri ölümlü olabilir miydi? Bu düşünceleri kimin hangi cephede savaşacağını ileten emir eri yarıda kesti…

Ordu çok büyük olduğundan ana komutan, kurmaylarına stratejiyi beyan eder, kurmaylar da sorumlu oldukları birliklere emir erleri vasıtası ile hangi cephelere veya siperlere geçeceklerini söylerdi. Azdor hep bu kadar büyük ordularda bile bir kişinin çıkıp tirat atıp gaza getireceğine inanmıştı nedense; ama kimse binlerce kişiye seslenemezdi, kendi düşüncesinin aptallığına güldü…

Emir eri;
– “Torjuenli Azdor,  okçu komutanı, Birinci Cephe çıktı size.” Dedi ve sonra başka birine bağırarak okçulardan uzaklaşacaktı ki Azdor;
-“ Birinci Cephe?” diye seslendi…

Emir eri dönüp bıkkın bir şekilde eli ile işaret ederek;
–  “Yanardağın yamacındaki kuytu yer.”

Azdor;
– “ Ama orası Düşman sınırında? Çürümüş elma gibi patır patır yere düşeriz?  Orası düşman tarafında?” dedi.
Emir eri öfkeli bir bıkkınlıkla;
-“ Bak Torjuenli köylü, o dağ sürekli siyah şeyler püskürtüyor, hiçbir düşman oraya çıkacağınızı düşünmeyecektir. Kaldı ki, düşman oraya çıksa bile öldüreceği bir bölük köylü okçu olacak, kaybedilmeyecek kadar eşsiz değilsiniz.” Dedi.

Azdor;
-“ Var sayalım ki orada asker yok, e peki giderken ne yapacağız? Yakalanırız?” dedi…

Emir eri bir öfke krizi ile ;
-“ Şafak sökmeden siktirin gidin o hâlde, bana ne ulan, bana ne?” diyerek uzaklaştı…

Azdor o an anladı ki ordular sadece katil birlikleri idi, hem sadece düşman için değil, kendi tarafı için de yok edici bir mantıksızlıkları vardı. Emir gelse kendi kıçını kurtarmak için çocuk bile öldürecek kimseler vardı burada, hatta bundan zevk alabilecek insanlar bile vardı… Vergileri veren köylüye anlatıldığı gibi kahraman değil aksine saf kötülüktü kraliyet ordusu…  Azdor o an anladı ki derebeylik merkezi yönetimden binlerce kat daha iyiydi… En azından insan tanıdığından utanırdı da yapmazdı böyle bir şeyi…

Azdor, şafak sökmeden volkanın yamacına varabilmek için adamlarına hareket emri verdi.  Koşa koşa dağ yamaçlarına kadar vardılar, okçu birliği olduklarından bir hâyli hızlı hareket edebiliyorlardı.  Dinlenebilmek için gecenin ilerleyen saatlerinde Azdor’a yalvardılar, o da hâli ile izin vermek zorunda kaldı lâkin düşman bölgesinde olduklarından mütevellit saklanacak bir yer aramalıydılar.  Dağ yamacındaki bir patikanın az ötesinde bir mağara bulup oraya girdiler.  Ve Azdor uyumak için kendine yer yaptı.  On dakika da olsa uyumak Azdor için hep kârdı.  Rüyasında Lola’yı görme umudu ile daldı derin karanlıklara…

Aradan kaç zaman geçti bilinmez ama Azdor gözünü açtığında hava çok az aydınlanmıştı,  etrafındakilere baktı sadece iki tanesi uyanıktı ve üstlerine bir avuç toprak koymuş ve öylece yerde yattıklarını fark etti… Kalkıp yanlarına gitti ve sordu;
-“Ne yapıyorsunuz?”

Askerlerden biri cevap verdi;
-“Bu bizim ibadetlerimizden biri komutanım, her gün üzerimize toprak koyarak mezarı sembolize ederiz, aklımıza gelen ilk şey ne ise gerçekten ölmeden onu yapmayı dileriz. Örneğin; bu toprak üzerimdeyken aklıma gelen tek şey Gina’yı tutup saatlerce öpmek ki zaten sağ çıkarsam bunu yapacağım.” Dedi.
Azdor “çok saçma” iması ile baktı ama sonra başını “Aman neyse” dercesine sallayıp sordu;
– “Gün yeni mi doğdu?”

Asker;
– “ Hayır efendim, volkandan çıkan kara bulutlardan bu, gün çoktan aydı…” Dedi.

Azdor adamlarına hazırlanmaları için emir verdi herkes toparlanırken dikkatini mağaradaki üç ayrı ahşap varil çekti, onlara ait değildi. Demek ki düşman daha önce burada bulunmuştu. Varilleri mağaradan çıkarttı ve içlerini cılız gün ışığında inceledi Azdor. İlk varil bembeyaz ve gece kaldıkları mağarada kabuksu bir yapıda gördükleri şey ile doluydu. İkinci varil ise sarı ve pis kokan bir şey ile doluydu. Üçüncü varil ise bildikleri odun kömürü ile doluydu.  Azdor bu gördüklerine anlam veremedi ancak düşman sakladıysa değerli olmalıydı. Onları taşımalarını emretti okçularına, ilk başta herkes bu denli ağır ve gereksiz büyüklükteki varilleri taşımak istemese de, emre itaat etmek zorunda kaldılar…

Aynı günün ilerleyen saatlerinde istikametlerine vardılar. Mesafe kısaydı ama varillerle yürününce yokuş yukarı işin süresi uzuyordu. Okçular biraz dinlendikten sonra aşağıdaki arbedeye baktılar.  Sayılar eşit olsa da düşman çok düzenliydi ve biraz keşif turlarından sonra düşmanın volkanın diğer yamacında kamp kurduğunu ve hatta orada birkaç demircisi olduğunu fark ettiler. Günler geceleri, geceler günleri kovalıyordu bir ara rüzgâr şiddetlendiğinde mavi gökyüzünü gördü Azdor, onun dışında hava hep siyahtı. Zehir gibi olan hava artık askerleri istifrağ ettiriyor yahut öksürtüyordu…  Askeri helak olmak üzereydi.  Askerlerinin ok atmak için görüşü de olmadığını bilen Azdor siperi terk etme kararı aldı. Sonra bunun nasıl ağır bir suç olduğunu düşündü.  Kraliyet Ordusu’nda siper terk etmek idam demekti, ancak başka çare yoktu…  Ne kadar akıllıca bir karar olsa da askeriyede mantık yoktu. Eh, ne de olsa cehalet artık vasıf olmuştu ve askeriyenin savaşmadığı tek şey de bu vasıftı…  Düşündü ve artık şarapsız da dayanamayacağını fark etti…  Siperi terk etme kararı verdi, Sonra bir asker;
– “Efendim, bu üç fıçı ne olacak?” dedi.

Azdor, tamamen unuttuğu bu üç devasa fıçıya bakıp düşündü; burada bıraksa düşman bulacaktı,  kırıp parçalasa içeridekiler ağır katı maddelerdi, rüzgârla uçup gitmezlerdi. Sonra umursamaz bir şekilde “volkana atın.” dedi. Volkanın ağzı çok yukarda değildi ancak çok sıcaktı, 10 kişiye görev verdi ve onları zirveye yolladı… Geriye kalan grup aşağı iniyordu volkan dumanından uzaklaşınca aslında gece olmadığını fark ettiler ve orada dinlenmeye koyuldular kendi orduları ilerlemişti ancak tüm düşman ordusu dağın etrafını saracak kadar kalabalıktı… Sonra bir patlama duyuldu öyle bir patlama ki bu eğer volkan değilse dünyanın boynuzuna asılı olduğu öküz vefat ediyor olmalıydı, toprak titredi ve volkandan lav gökyüzüne doğru yükseldi, dinlenen Azdor “Kaçıııııın!” diye bağırdı ve bir anda, depar ile görev dağıtımı yapılan düzlüğe kadar koşmaya başladı bütün birlik…  Ciğerleri yanmaya başlayana kadar koştu Azdor, sonra yapabileceği başka bir şey olmadığını fark edip koşmaya devam etti, ağırlıklarını, okçu olduğundan mütevellit verilen kısa kılıcını ve kalkanını atıp koşmaya devam etti. Arkasına bakamıyordu lakin çığlık sesleri duyduğuna yemin edebilirdi… Sanki o dağdan cehennem fışkırmıştı… Hava bir anda ısındı ve gitgide kararıyordu…  Bir zaman sonra çığlıklar arkada kalmaya başlayınca Azdor etrafına bakındı, onla koşan sadece iki genci görüyordu. Bunlardan birisi üzerine toprak atarak ibadet edendi… Ona baktı ve güldü;
– “Gina bir hâyli özlemiş olmalı.” Dedi ellerini ayakta iken dizlerine koyup eğilerek soluklanıp devam etti; “ Tanrılar onu öpmeden ölmene izin vermeyecek sanırım”

Çocuk gülmeye niyetlenmişti ki duman ve çok efor sarf etmekten öğürmeye başladı…  Azdor içinden “gençler” deyip koşmaya devam etti, biraz daha koşup arkasına baktığında altın sarısı ve kan kırmızısı bir zeminle karşılaştı tam arkasını dönüp koşacaktı ki bir anda etrafını birkaç atlı sardı… Kılıcına davranmak isterdi ama kını boştu. Bir anlık duraksamada etrafını saranın kendi komutanı Gorbat Noral olduğunu fark edip korku ve bıkkınlıkla karışık bir sesle bağırdı;
– “ Ben yüce ordunuzun 1. Cephe Okçu Komutanı Torjuenli Azdor,  yüce efendimiz, düşmana ait birkaç şeyi volkana atınca volkan patladı ve kaçmak zorunda kaldık oradan yalvarırım bağışlayın.” Diyordu ama ölümden korkmayan biri için neden bu kadar yalvardığını anlayamadı. Ayrıca volkana attıkları şeyden mi patladı bilmiyordu ama o an salakça bir ruh hâli ile söylemiş bulundu.

Gorbat Noral şaşkınlıkla sordu;
– “ Vov vov, bir saniye? Düşmana ait birkaç şeyden kastın ne?”

Azdor bir anlık tereddüt ile;
-“ Üç ayrı devasa varil, biri kömür doluydu, diğeri sarı iğrenç bir şeydi ve diğeri…” derken Gorbat Noral sözünü kesip;
– “ Güherçile!” diye haykırdı…
Azdor duraksadı…
– “Efendim?” dedi.
Gorbat Noral;
– “ Beyaz kayalıklarda veya mağaralarda denk gelinen şu beyaz şey; güherçile” demeye kalmadan Azdor;

– “ Ee şey, sanırım… Biz işte volkana attık çünkü” derken sözünü kesti Gorbat Noral, Azdor “Düşmana zarar olsun.” diyecekti ki;

– “Çünkü bunlar barut bileşenleri! Volkanı harekete geçirerek bütün düşmanlarımızı yaktın Azdor! Sende görülenden fazlası varmış diyerek atından inip Azdor’a sarıldı. (*)

Azdor biraz şaşkınlıkla;
– “ Eee, evet şey, ülkemiz ve kralımız için ee…” dedi…

Gorbat Noral büyük bir mutluluk ve gururla;
– “ Bu Vorgan Savaşı’nda tarih yazdın Azdor! Ülkeye döner dönmez senin rütbeni yükselteceğim! Yeni doğan neslin çocukları senin adını alacak!” dedi… Ve yavaşça Gorbat Noral’ın askerleri, galibiyet marşları ile “vatan” adını verdikleri,  diğer topraklardan hiçbir farkı olmayan yere doğru yola koyulmaya başladılar. Nihayetinde zehirlenmeden kaçmalıydılar…

Galibiyet bu sefer şansa gelmişti… Gariptir ki yine hiçbir çocuk Lola’nın adını almayacaktı… İnsanları daha hızlı öldürmenin –şansa- bir yolunu uygulayanlar bile nesilden nesle uyku hikâyesi olarak anlatılacaktı ancak Lola kadar güzel ve huzur dolu bir şey unutulacaktı… (**) Azdor son kez batan güneşle birlikte tepeden savaş meydanına baktı…  Satrancı hep savaşa benzetirlerdi ya hani, o pek tutarlı değildi. Savaş bittiğinde her yer kan ve leş kokardı, sinek dolardı… Her yere leş yiyenler dadanırdı… Satrançta ise taş yenilince temiz ferah boşluklar açılır… Hâlbuki insan ölünce, olduğu yere yığılır kalırdı… Azdor da Lola’yı vefat ederken gördüğünde olduğu yere yığılıp kalmıştı, bedeni nerede ölür bilinmezdi ama ruhu çoktan Lola ile oraya yığılıp kalmıştı. Bu sebeptendir ki artık ağlamıyordu… Gün de Lola’sızlık da batsa bile ağlamayacaktı.

Geride kalıp ölülerle dolu bir meydan görmenin neresi “kazanmak”tı ki? Savaş bitmişti ve anlık da olsa sorumluluk yükü üzerinden kalkmıştı herkesin… Taşıdığı yayı ve oklarını binek hayvanlardan birine bağlayıp yoluna koyuldu Azdor…  Ve yeniden ona ağırlık yapan tek şey Lola’sızlıktı…

———————————————————————————————————————————————————-

(*) İkinci Gorduin Kuşatması’nın öncesini konu alan bu yazıda; Azdor’un bahsi geçen yazıdaki kahramanlığının esas hâli yer alır…

(**) Torjuen Müdâfaa Savaşı’nın sonrasını konu alan bu yazıda; Azdor’un aklına  bahsi geçen yazıdaki Ledisdas Agdos ile olan son diyaloğu gelmiştir.

Angelus

Angelus

Mühim biri değil...

Tüm Yazıları >>>
Angelus

. Angelus . (tüm yazdıkları için tıkla)