Ben, Sen, Biz ve Onlar…

Ben, sadece ben, sessizlik ve onun getirdiği büyülü düşünceler…

Eski Menü
Bir Sayfa Seçin

Kadın odanın, önü boş olan duvarına yaslanmış dizlerini kendine çekmiş ve kollarını ile dizlerini sarmış bir şekilde oturuyordu. Rimeli rujuna kadar akmıştı ve hüznünden gözleri kurumuyordu. Sevdiği adama yaşlı gözlerle bakıp onu hem yargılar, hem de teyit ettirirmişçesine tekrar sordu;
-” Kiralık bir tetikçi olduğunu üç yıllık sevgiline şu an söylüyorsun ve hâlâ beni bu kanlı ellerinle beni sevebileceğini mi söylüyorsun?

Adam elini yumruk yapmış bir şekilde beline kadar gelen masaya dayamış, hafifçe eğilmiş vaziyette ayakta duruyordu. O da en az kadın kadar üzgündü ama ağlamak için çabalamıyordu bile. Kadına bakıp sakin bir ses ile;
-“ İnsanları, dilleri yahut emelleri onlarınkinden farklı diye öldüren ordular var? Geçtim farklı dinleri, aynı dindeki insanlar mezhepleri yahut tarikatları farklı diye birbirini öldürüyorlar. Ben insanları etnik bir ayrımı yapmadan sadece para için öldürüyorum, kaldı ki temelinde ordular ve mezhepler de bunu para için yapmıyor mu? Benim sadece bir ayrım yapmadan öldürmem mi suç gerçekten? Her sabah kalkıp işe gidip üretip –bazen üretmeden- tüketip akşam yatağına uzanıp, tekdüze yaşarken öldürmüyor muyuz zaten başka insanları? Çarklı böyle dönmüyor mu? Biz başkalarının emeğini tüketmiyor muyuz zaten? Şanslı olup iyi üniversitelerde okuyup hiçbir yanlışı düzeltmeden ve hatta bazen farkına bile varmadan sıradan bir hayat yaşarken bir yerlerde insanların ölmesine göz yummuyor muyuz? Sorun onlar ölürken yanlarında olmam mı? Teknik olarak ben parayı alıyorum ve birini öldürüyorum. Sen işinden parayı alıyorsun ve diğer insanları umursamadan, tramvayda yanına oturanın suratına bakmadan, dilencileri görmeden yürürken, onları ölüme iteleyen sistemi desteklemiş sayılmıyor musun? Tek farkımız benim onlar ölürken izliyor oluşum değil mi gerçekten? Tarih perdesinden sildiğimiz milletler ve inançlar nedir peki? Ölü dillerimiz var ya, onlar aslında sadece ölü “dil” mi? Konuşanları nerede onların? Mayalar nerede? Aztekler peki? Afrika’dakilerden söz etmiyorum bile? Neandertaller nerede? Öldürüp yedik ya hani? Ne garip şu an neandertallerin fotoğraflarına sosyal medyada rast geliyoruz, tıpkı her öğünümüz gibi! Bu bir kara şaka olmalı, değil mi? Şartsızdı ya aşk makamı saklamak istemedim. Bir gemide iki dümen olmaz! Ya aklın geçer dümene ya aşkın! Ya böyle sev beni, ya da bu sebepten terk et…” dedi.

Kadın ağlamaktan çatallaşmış bir ses ile;
– “ Onları öldürenlerle görüşmüyorum ama farkında mısın? Hayatın, sanayi atıkları hep oldu ve bunu düzeltsinler diye yüksek zümreye erişecek güç de bilgi de yok bizde! Ben de yeğlerim rahat hayatı olan on kişiyi, şu an can çekişen sekiz milyar nüfuslu mahlûklara! Pekiyi ama sen nasıl kıydın onca cana? Onları öldürürken nasıl sevebildin beni?” dedi ve gerçekten cevap için yalvaran gözlerle baktı sevdiğine…

Adam bir kalp atışı kadar olan zamanda düşünmek için uzaklara baktı, ardından cevapladı;
-“ Onlar sadece insan yahu! Kutilel insânu mâ ekferahu (İnsan kahroldu, o ne kadar çok nankör.)(*) Sen onlardan olmadın, olmayacaksın!” dedi.

Kadın;
– “ Onlar sadece birer et parçası değildi! Onlar birilerinin hayâli, birilerinin tutkuları idi! Onlar sadece insan değildi, onların da tutkuları, hayâlleri aşkları vardı! Sen sadece bir beden öldürmedin, onların hayâllerini de tutkularını da öldürdün!”

Adam asabı bozulmuşçasına tebessüm edip;
-“ Onları öldürmemi istediklerine göre sütten çıkmış ak kaşık değillerdi! İnsanları hayatta tutan tek şey vardır! Tutku, arzuları ya da ruhları değildir, sadece anlamsız, nedensiz, sağlamasız ve tabi ki gereksiz umutlarıdır. Hep bir şey iyiye gidecek diye inanmak ister ve bunu başarırlar! Asılsız umutlara bel bağlamış insanlar zaten intihar etmelidir! Yaşanacak pek de bir şey yok buralarda! Ben sadece asılsız umutları olanları öldürdüm.” Dedi.

Kadın;
– “ Tanrı’nın işine el attın! Haddini aştın!”

Adam;
– “ Selleksiyondan şehirler kurarak kaçanları seçtim! Doğaya yardım ettim! Her şey böyledir ki; bir açı vardır onu haklı kılan. Mühim olan haklılık değil, şartsız sevecek misin beni?”

Kadın alnını dizlerine dayayıp soluklandı. Öyle dururken boğazı rahatsız etti onu ve tek hamlede, sağ elini yere koyup destek alarak ayağa kalktı. Her kelimeyi bir sonrakinden daha yüksek bir ses tonuyla dile dökerek;
-“ Herhangi normal bir insan bu öldürdüklerin o hâlde? Senden, benden, şu an bir yerlerde çamaşırlarını asanlardan, çimlere uzanmış etrafındakilere göstermelik kitap okuyanlardan ne farkı var ki öldürdüklerinin? Biz de anlamsız ve sağlamasız hayâllere sahibiz?! Biz de seviyoruz birbirimizi! Bu da bizim hayatımızdaki sahte bahanemizdir belki?! Neden biz onlardan farklıyız? Neden bizim mazeretlerimiz gerçek de onlarınki değil?” dedi.

Adam masanın diğer tarafında ayakta olan kadına bakarak;
– “ Bir farkımız yok, olmak zorunda da değil. Sadece; ben seni seviyorum, yani daha ne denilebilir ki? Diğerlerinden farklı filan da değilsindir, nitekim ben de öyle değilimdir eminim. Belki alıştığımdandır belki de gerçekten aşk vardır ve bu odur bilemiyorum, bunu sana bir gün “ bu aşk değilmiş, yanılmışım, ayrılalım” bahanesi ile ayrılmak için de söylemiyorum… Otuz sekiz kişi öldürdüm ama elim sadece senin yanında titriyor, kalbim senin ile ilgili bir şey olunca hızlı atıyor… Bu bencillikse evet, öyleyim! Seni sadece sen olduğun için diğerlerinden ayırıyorum! Parametrelerdeki tutarsızlığımsın sen benim. Pusulamın ibrelerinin o çember kafes içerisinde üç yüz altmış derece yeldirdiği makamsın. Gerçekliğin tesir edemediğisin, rüsvalığı kanıtlanmış bu rezil ırkın gözümde bir nebze haysiyet sahibi olabilmesinin sebebisin. Bu sebeptendir ki biliyorum; gideceksin çünkü eğer ben senden vazgeçemiyorsam, büyük olasılıkla sen benden vazgeçeceksin. Çünkü bunun kuralı budur.“ dedi.

Kadın ciddileşti ve bir an için ellerine hâkim olamadı, sonra çantasını alıp kapıya ilerlerken;
– “ Bir kâtil istemiyorum hayatımda…” dedi.

Adam;
-“ Bunu en başta da söyleyebilirdin? Her şey drama yaşamak istemenden miydi? ” diye sordu.

Kadın kapıyı açtı, eli doksan derece açık kapıda, gözü adamda keskin bir ses ile;
– “ Her gece vicdanını böyle mi tatmin ediyorsun? “İnsan ırkı fıtratından hatalıdır.” diyerek mi? Yine suçu başkasına yükleyerek mi? Birilerinin temiz su kaynağı bulamayıp ölüyor olması senin başkalarını öldürmeni meşrulaştırıyor mu sanıyorsun? Haklı değilsin, haklı olmamalısın, bu denli temellerinden yıkılmış, kurşun delikleri ile dolu bir bina misâli harap olmuş olamayız, olmamalıyız?” dedi ve “öyle değiliz, değil mi?” dercesine endişeli gözlerle baktı adama…

Adam başını hafifçe eğip sağ elinin baş parmağı ile sağ, sağ elinin orta parmağı ile de sol gözünü aynı anda ovuşturdu ve sonra üzülerek;
– “ Maalesef ki mes’ûlüz eceli ile ölmeyen herkesten, büyük bir özrümüz var dilememiz gereken çünkü terör artık varoluşumuzun gereğidir, ölen ölür, kalan sağlar kâtildir.” dedi.

Kadın gitti ve yavaşça kapandı kapı, aralarındaki tek şey maddî olarak belki sadece sıradan ahşap bir kapıydı ama manevî olarak o öyle bir kapıydı ki belki bedenleri tekrar buluşsa bile ruhları asla o eşikten geçemeyecekti. Bazen fikirler öyle ayrı düşüyordu ki; bedenler ahşap bir kapıyı açıp dilediğince sarılamıyordu ve maalesef; kimi ölüyordu bir kurşunla; kimiyse bir yangında, kimi yakarken başkalarını, kimi bir fikir uğruna, kimi başka bir fikir uğruna, kimi ise kendi yalnızlığında…

Peter_Paul_Rubens_-_Cain_slaying_Abel,_1608-1609Peter Paul Rubens’ın “Cain slaying Abel” adlı eseri; “Kabil, Habil’i doğrarken”

(*) Abese 17; “قُتِلَ الْإِنسَانُ مَا أَكْفَرَهُ” Çeviride ya da latinizede  hatamız varsa lütfen ulaşın.

 

 

 

 

 

 

Angelus

Angelus

Mühim biri değil...

Tüm Yazıları >>>
Angelus

. Angelus . (tüm yazdıkları için tıkla)