Ben, Sen, Biz ve Onlar…

Ben, sadece ben, sessizlik ve onun getirdiği büyülü düşünceler…

Eski Menü
Bir Sayfa Seçin

Bazı savaşların kazananı demircilerdir” diye geçirdi içinden Azdor, kan kokan mahâllerde arta kalan olmak mıydı kazanmak? Lola’nın olmadığı günlerde hayatta kalmak mı? Bir madalya, kopan uzuvların yahut yiten dostların yerini tutabilir miydi? O Lola’ya sarılmak için sadece küçük bir oda ararken, o masum ama mahşer kadar sıcak aşkları bir küçük odaya sığabilecekken bu krallar neden aynı dünyaya sığamıyordu? Ya da onlar için neden fakirler ölüyordu? Avam havas için ölüyordu ve havas bir noktadan sonra anlaşma yaparak bu vahşeti bitiriyordu… “İnsan her dâim uğruna savaşacak kutsal bir kılıf bulmuştur.” dedi ve durakladı… Sonra ekledi;
“Kutsal kılıfın altında ise yüksek zümrenin kârı…”

Dorgust Vadisi’nde düşmana akın edeceklerdi. İlk kez bir yerleşkeyi basacak tarafta olacaktı Azdor… Küçükken hayâllerinde hep ordunun ülkeyi düşmanlardan koruduğunu düşünmüştü ama ordular saldırmazsa, ordular zaten neyden koruyacaktı ki? İlk kez düşman gibi hissetti kendini… İlk kez bir taarruz harekâtında idi… Üstündeki kıyafeti, madalyaları, kılıcı, mızrağı, miğferi hepsi orduya âitti. İçeride onun olan bir şey var mıydı?

Bu savaşta öleceğine dâir bir hissi vardı… Lola’sına kavuşacak mıydı ölse? İnsanlar hep ölüm hakkında konuşurdu etrafında… “Bilinmez” diyordu insanlar… Yaşamı biliyor mu peki insanlar? Yaşamayı biliyor mu ki ölüm “bilinmez”? Hakikâten, yaşam ne garip şeydi? Doğum ve ölüm arasına ne çok şey sığdırmaktaydı insan, değil mi? Konuşmayı öğrenmekten tutun, birini öldürmeye kadar… Düşman edinmek ya da sevmek mesela? Sahi “sevmek” sığar mıydı bir bedene? Aşk, doğum ve ölüm arasına sığar mıydı? Okula giderken sevebilir miydi bir insan? Birini öldürebilmek için kılıç eğitimi alırken sevebilir miydi? İnsanlar birini öldürüyor diye para alabiliyordu, pekii insanlar vefalı oldukları için para alırlar mıydı? Pekii, para kazanırken aşık olabilir miydi insan? Silahlardan bile daha kirli olan bir şeye dokunurken… Para kazanmak, kırık bir bardağı doldurmaya çabalamak değil miydi cidden? Asla ihtiyacının geçmeyeceği bir şeyi ölür boyu kazanmaya çabalamak… Üstelik bu parayı insanları avlarken kazanmak… Bu ikilemlerden bir emir ile kurtuldu Azdor;
– “ Torjuen’li Azdor, Okçu Birliği’nin başına! Vadinin ağaçlık kısmında görev alacaksınız, hücûm borusu ile atışa başlayacaksınız, ağaçlar gelen oklardan koruyacak sizi.”

Düşman artık açıkça vadinin ilerisinde görülüyordu. Yavaşça gtti okçu birliğinin başına, yol yorgunluğu da artık yavaştan fark ediliyordu. Bundandır ki emrin saçmalığını sorgulamadı bile… Savaş alanının ortasında kalan küçük ağaçlık bölgede düşman onları zaten kısa mesafeli el silahlarıyla bile avlayabilirdi. Evet ok, uzun mesafeden eğimli geldiği için ağaçlar iyi bir kalkandı lâkin bir vadide okçuları yamaçlara değil de savaş alanının ortasına koymak çok saçmaydı… Büyük olasılıkla General savaşın her bölgesine eşit uzaklıkta olsunlar istedi ancak yine de saçmaydı…

Ağaçlık araziye kadar gitti okçular orada mevzilendiler. Önlerinde ise mızraklı birlikler ve arkadan gelen piyadeler… Atlı Birlikler ise yamaçlardan savaşın ileri zamanında bir yamaçtan diğer yamaca kadar iki ordunun çarpışmasını paralel şekilde yararak geçeçekti. Ordular kafa kafaya verdiklerinde başka bir deyişle yüz yüze geldiklerinde, çarpışma anında sağ ve sol taraflarında hep dağ yamaçları kalıyordu… Sağ ve sol taraflardan da Atlı Birlikler saldıracaktı, böylece hem atlar düşmanın ön hattındaki mızraklı savunmasında telef olmayacaktı hem de o uğultu ve gürültüde hiçbir düşman sağ ve sol taraftan bir darbe beklemeyecekti. Yamaçların eğimi ile birlikte Atlı Birlikler de hızına hız katacaktı.

Ortalık tam bir mahşer günüydü. Daha önce hiç bu kadar büyük bir savaş görmemişti Azdor… Sadece orduların ayak seslerinden bile kulaklar sağır olabilirdi. Hücûm boruları üflensin de bu zulüm bitsin istedi Azdor. Ve peşi sıra hücûm borusunu çalan eğer ölürse ne olacak diye düşündü… Sonuçta hangi birlik hangi tınıyla yahut kaç kesik parçayla saldıracak bir tek o biliyordu… Örneğin; Okçu Birliği’nin hücûm borusu iki kısa bir uzun idi. Bir saniyelik duraklama yaşadı zihninde Azdor… Son kalan şarabını da açıp içip matarasını yere attı ve dönüp yanındaki okçuya;
– “ Bizimki iki kısa bir uzun muydu?” dedi…

Okçu komutanının bu kadar basit bir şeyi sormasına şaşırdı lâkin yine de “Evet efendim!” demekten başka bir şey yapamadı… Ve kanlı savaş başladı; ilk önce bir uzun… Mızraklılar hücûm etti… Hemen ardından iki kısa; Piyadeler kalkanlarına kılıçları ile vurarak koştular… Öylesine kudretli bir ses çıktı ki dağlara çarpıp onları yarıp gitti, yankıları asla geri dönmedi… Nihayetinde ise iki kısa bir uzun, Azdor duyar duymaz emri verdi;
-” Atış serbeeeeeeeest!”

Kâinat var olduğundan beri canlıların nesli tükeniyordu. En fazla tahribatı yapan ademoğlu ve havvakızı bir yolunu bulup evriliyordu. Hayatta kalmak, savaşta kazanmanın ilk kuralıydı… Eğer türler yok olurken en fazla zararı veren canlı yaşıyorsa, neden savaşta adaletli olan hayatta kalmalıydı ki?

Kılıçlar o kadar fazla darbe alıyordu ki ya bazıları harap oluyor ya da yorgun ellerden kayıp yere düşüyordu… Günler geceleri, geceler günleri takip etti. Sonra günler haftaları, haftalar ise ayları takip edecekken bir ses duyuldu; bir kısa bir uzun, o ses bir kere daha tekrar etti… Atlı birlikler yamaçlardan dört nala koşmaya başladı… Tek bir çarpışmada kılıçtan kan silercesine düşman ordusunu geçebildiği yer kadar süpürdüler… Sonra bir kez daha bir kısa bir uzun… Bir kez daha düşman tarumar edildi… Plan tutacak gibiydi lâkin düşman artık Piyadeler’i ve Mızraklı Birlikler’i aşmış okçulara doğru koşmakta idi… Azdor gergin bir vaziyette etrafında hayatta kalan son okçulara baktı, hepsi şüphesiz ok ve yay hususunda ustalardı lâkin yakın dövüşte beş para etmeyen zırh bile giymemiş dallamalardı… Ve o anda bir kurtuluş belirdi Azdor için… Orada, savaşın ortasında ürkmüş bir at sağa sola doğru koşmaya çabalıyordu ancak her yerden insan fışkırıyordu. Ata doğru hareketlendi, atın geminden çekerek ata doğru sıçradı, zırhının olmamasının avantajlarından sonuna kadar yararlandı ve az bir debelenme sonucunda ata rahatça bindi. Karşısında komutanı kaçmak için ata binmiş bir okçu birliği vardı.
Bağırarak;

– “Hem atış hem ölmek serbest!” Diyerek dört nala yamaçlara doğru sürmeye başladı… Sonuçta savaşı onuru olanlar değil, hayatta kalanlar kazanırdı…
Yamaca vardığında yerde can çekişen bir asker gördü, adam Azdor’a;
-” Ben ölüyorum” diye bağırdı acıyla Azdor umursamaz bir hâlde adama eliyle savaşı gösterdi. Adam devam etti,
– “ Zırhımı al ve savaş geri zekâlı, benim de… acıma.. son ver…” dedi.

Azdor ;
– “ Hmm, memnuniyetle…” dedi. İndi atından -evet, o artık onun atıydı- adamı boğazından yararak öldürdükten sonra zırhını çözüp aldı… Gögüs kısmına denk gelen kısmında sarı zeminde siyah bir yazı ile “Üçüncü Atlı Birliği” yazıyordu… Kuşandıktan sonra ata binip tekrar taaruza geçti bir kısa bir uzun hücûm borusu ile zafer nidaları da atılmaya başlandı. Son düşmanlar da kılıçtan geçiriliyordu lâkin artık havada ok yoktu, zaten yerde de ayakta duran bir okçu yoktu…

Savaşın galibi hep demirciler…” dedi tekrar Azdor, Üçüncü Atlı Birliği’nin yanına sürdü atını, Herkes bu birliği tebrik ediyordu, savaşı kazanan onlardı. General gelip bizzat hepsine teşekkür etti ve ülkelerine dönünce madalyalara boğma sözü verdi. Madalyaları da dövecek ve satacak olan nihayetinde demirciler değil miydi? Azdor ise aslında hiçbir şey yapmamıştı. Sadece şans eseri hayatta kalan olmuştu bir kez daha…(*)

Sonra düşününce zaten herkes şans eseri hayatta kalmıyor muydu? Tabi Lola’sız bir güne uyanmaya “şans” denilebilirse… Her girdiği ve gördüğü savaş bir şey kopardı Azdor’dan… O artık Torjuenli çiftçi değil, herkesin korktuğu yüce bir savaşçıydı belki ama en büyük savaşını çoktan kaybetmişti. İçinde aşk olmayan hayat, ne yaşanmaya ne de anlatılmaya değerdi… Atının üstünde madalyalara boğulacağı yere doğru gidiyordu. Üstünde sadece Üçüncü Atlı Birliği’nin zırhı vardı. Ona en çok ağırlık yapan yük ise şüphesiz Lola’sızlıktı… Bir kere daha göçtü bu diyardan, geride kalarak… O yeryüzünü ne kadar fethetse de aradığını bulamayacaktı çünkü istiklâli ve istikbâli olacak her şey, toprağın altında bir bedende saklıydı. Nafile diyarlarda beyhude bir gezintiydi yaşam herkes için ve Azdor bunu herkesten önce fark etmişti…

 


(*) İkinci Gorduin Kuşatması’nın öncesini konu alan bu yazıda Azdor’un bahsi geçen yazıdaki kahramanlığının esas hâli yer alır…

Bu dörtlemenin o evrendeki kronolojik sırası şöyledir;

Torjuen Müdâfaa Savaşı

Yüce Vorgan Savaşı

Dorgust Vadi Muharebesi

İkinci Gorduin Kuşatması ‘dır

 

Angelus

Angelus

Mühim biri değil...

Tüm Yazıları >>>
Angelus

. Angelus . (tüm yazdıkları için tıkla)