Ben, Sen, Biz ve Onlar…

Ben, sadece ben, sessizlik ve onun getirdiği büyülü düşünceler…

Eski Menü
Bir Sayfa Seçin

 

Hani derler ya “ölüm ile yaşam arasında ince bir çizgi vardır” diye;  o çizgi kadar ince değildir “yaşamak” ile “hayatta kalmak ” arasındaki çizgi. Biri Niagara’dan yahut Angel’den aşağı düşen bir su tanesi diğeri durgun denizlerde dalgaya hasret bir su birikintisidir.
Biri, gündüzler geceleri kovalarken,  günün ilk ışıklarının yanındaki öpmeye dahi kıyamadığınız yanaklardaki  yansımasıdır, diğeri ise durmuş bir saate bakarak zaman geçirip , o saatin doğru olduğu zamanı beklemek gibidir.  Lakin şans , o durgun saatin doğru olduğu anlar kadar sık rastlamaz insana .
Bırakın günde iki kereyi  bazen ömürde bir kez  güler insana . Tıpkı aşk gibi…
“Hayatta kalır”ken kolunuzdaki  lakin duvarınızdaki yahut herhangi bir elektronik mecrada  karşınızda duran saatin , o saatin içerisindeki yelkovanın o yelkovanın içerisindeki saniyelerin , o saniyelerin içerisindeki saliselerin , o saliseler içerisindeki  anların hesabını yapar insanoğlu…
Lakin yaşarken,  bırakın saat takmayı içinde bulunduğumuz anın hatta ve hatta anın ne olduğunu bilmeden , onu doyasıya yaşarız .
Mevcut sorun , “Olmak yahut olmamak” değil “Var olan hayatı , yaşamak ya da yaşamamaktır.”
Yaşamak , bir uçurumun tepesinden bakarken , deniz ve gök arasındaki çizgiyi ararken , o anda esen rüzgarın bir saat sonraki iş görüşmeniz için sürdüğünüz fondötene değil teninize  çarpmasıdır.
O aradığımız çizgi, adı neydi? Ufuk ? O çizgi bile “yaşamak” ve “hayatta kalmak” arasındaki  çizgi kadar  belirgin değildir.
Ben şu an size anı yaşayın diyemeyeceğim, bunu demek benim haddime değil çünkü bu  iğrenç puntolarla yazılmış yazıyı okurken bile bir yerlerde durmuş bir saat sizin için orada doğru anı göstermekte olabilir  ve siz sadece bu yazıyı okuma zahmetinde olduğunuzdan bir çok anı kaçırdınız.
İlgilenmekte olduğumuz her şey bizi daha çok sona yaklaştırıp ömrümüzden o değerli zamanımızı çalarken  ve bize hiçbir şey katmazken hala orada bir yerde esen rüzgarda bir uçurtma uçurmadan  geçmiş hayatlar varken , üç yüzyıl boyunca medeniyetin kimseye bir şey katmadığını  görmüşken ,  bütün insanlık tarihine kobay olarak gelmiş bir avuç organizma  olarak bakarken , birileri birilerinin üstüne bomba atarken ,  ve işin garibi bu savaşlara katılanlara saygı duyarken , o otobüslerde onlara yer verirken , ve yine o lanet koskoca çizgiyi fark etmezken , ve yine bir yerlerde durmuş bir  saatin size doğru anı  gösterme olasılığı varken , durun ve düşünün…
Sürekli olarak emredilenleri yapanlar yahut bir şeyler yapılsın diye emredenler  olarak,  bütün bu düzen tamamen fiyasko olmuşken , o saati, işe gecikmemek için mi yahut geçirdiğimiz güzel anları anımsatan bir obje olarak mı kullanacağız?
Size şunu diyeyim dostarım , üstadlarım , saatine baktığında, dünyanın herhangi bir yerinde , herhangi bir işleminde  aklına o an içinde yaşadığı güzel bir anı geliyorsa , o kimse “yaşamıştır”.

 

Angelus

Angelus

Mühim biri değil...

Tüm Yazıları >>>
Angelus

. Angelus . (tüm yazdıkları için tıkla)